31 Ağustos 2006

ihtimaller denizi


harika bir kompozisyon yakaladığını düşündün, çektin.
istediğin gibi çıkma ihtimali 1/10'dur. bak sonbahar'da gelmiş.

gecenin bir yarısı uykulu gözlerle, terliksiz ve çünkü buzdolabının ışığına güvenmiştin; lambayı yakmadan mutfağa girdin. bir karafatmaya veya hamamböceğine çıplak ayaklarınla basma ihtimali 1/3’tür. inanmıyorsan dene.

karafatmaya bastın, uyku tutmadı. televizyon’u açtın, vakit gece yarısını geçiyor. güzel bir macera filmi vardır, izlemeye başlarsın. derken her macera filminde olduğu üzere esas çocuklar arasında ateşli bir sevişme sahnesine geliyor sıra. tam o esnada, o sahnede odaya baba/anne/abi/kardeş vs.lerden biri, birkaçı giriyor; ne diyebilirsin ki? nasıl açıklayabilirsin bu durumu? kanal değiştirmek istersen iyice çuvallarsın, değiştirmezsen de -anne/baba’nın yanında öyle şeyler izlenir mi? aaa cık cık- ayıp olur. ne yapsan boş. bak dostum bunun bir yanlış anlamaya yol açma ihtimali 1/2'dir.

sabah önceki geceden kalma hafif bir utançla aile bireyleriyle yapılan kahvaltıdan sonra işyerinin yolunu tutarsın. işyerinde hemen yanı başındaki masada yeni başlayan genç ve güzel kız’la öğlene doğru iyi bir diyalog kurarsın. hatta biraz ileri gider ona playlistindeki sezen aksu söylüyor’la başlayıp pinhani’yle biten bir müzik ziyafeti çekersin. oysa ki tüm bunlara karşılık mesai bitiminde genç ve güzel kızımızı almak için erkek arkadaşının(dallama) gelme ihtimali 1/1’dir, tecrübeyle sabittir. zaten iyi park yerleri ve iyi/güzel/hoş kızlar önceden kapılmıştır. bir kişi hariç, o kendini biliyor(isteyen üzerine alınabilir. bak bu kıyağımı da unutma)

o moral bozukluğunu yazın bu son günlerindeki bu güzel havalarından da faydalanmak isteğiyle şişli’den taksim’e kadar yürüyerek geçiştirmek istersin. otobüs durağına vardığında 129K’nın beş dakika önce kalkmış olma ihtimali 2/3’tür. sorarsın orada bekleşen amcalardan birine; “gelir birazdan yeğenim”. “yok dayı bana 18F lazım” dersin: slm. nbr? asl?

ilk kez chat yapıyorsa karşındaki bu yurdum insanı; "asl"nin aleykümselam’ın kısaltması olduğunu düşünecek olma ihtimali 1/3’tür. bu kişi ben değilim, sen de değilsin, geriye bir kişi kalıyor. onu da tanımıyoruz.

saatlerimizi ayarlayalım, yarın saat 15:00’te, haldun taner’de. ben ruhi bey, nasıl olan ruhi bey; beyaz takım elbisem, yakamda kırmızı karanfil olacak. beni hemen tanıma ihtimalin 1/2, muhallebiciye giderken üstümüzden kanatları senin ellerinden bir kuş geçme ihtimali 1/1'dir.

bu yazının gerçek veya kurgu olma ihtimali 1/2'dir.

biterken orçun kunek’ten “hayatım boyunca hiç buruk sevinç yaşamadım, hep normal sevinç yaşadım” çalıyordu.

29 Ağustos 2006

geyikler, hande yener ve ankara*, **

sadece kamuflajları giyip bot bağlayan acemi askerlerin bilebileceği bir duygudur; sabahları gün doğmadan uyandırılmak, ortalık temizliğinden sonra çorba niyetine azıcık salça karıştırılmış ılık, sulu bir içecekle kahvaltı yapmak, her an işe yaramaz, önemsiz, eğitime ihtiyacı olan sıradan birileri olduğunuzu hatırlatırcasına azarlayan, emir veren üst rütbelilerin komutasında gün bitene kadar süren eğitimler.

uzun dönem acemi askerler altı hafta süren yemin törenine kadar dışarı çıkamazlar bu yüzden geldiğimizden beri içerideydik. dışarının neye benzediğini, nasıl olduğunu neredeyse unutmuştuk. kışladan içeriye sivil giyimli birinin girdiğini görmek, bazen görüş alanımıza giren çevre yollardan gelip geçen arabalar bir an için nerede olduğumuzu unutturuyordu. ve içeriye girdikten sonra dişi namına tek bir sinek bile görmemiştik.

o gün ankara’nın çok dışındaki o kışladan içeri gireli birkaç hafta olmuştu. eğitime öğle yemeği için ara verilmiş ve o gün bir değişiklik olarak biraz televizyon izlememize izin verilmişti.

tek sıra halinde içeri girdikten sonra beyaz duvara yansıtılmış dev projektör ekrandan o an gördüğüm şey hayatım boyunca unutmamak üzere belleğime kazındı: hande yener birkaç dansçısıyla “bunun adı ayrılık” şarkısını söylüyordu. hande yener onlarca günden sonra gördüğüm ilk kadındı ve bugün playlistimde arada bir çalan hande yener’in hayatıma girmesi böyle olmuştu.


yeni saçın olmamış!

bugün hala hande yener dinliyor olmayı sadece buna bağlamak ne kadar doğru olur, bilemeyiz. belki de bir psikolog buna cevap vermeli ama o ilk karşılaşmanın etkilerini gözardı ettiğimizdeyse; öncelikle mankenlikten bozma, pavyondan gelme şarkıcılarla sezen aksu’nun onlarca konserinde vokalistliğini yapan birini bir tutmak ayıp olur gibime geliyor.

office fantasy! gibi bir klasiğe imza atmış birinin pop kültür’ün kıyısından köşesinden geçen bir şarkıcıya methiyeler düzmesi –bilinçaltından tetikleyen bir şeylerin varlığına rağmen- tuhaf gelebilir ama gerek son ropörtajını okuduğumuzda, gerek deri eldiven isimli şarkısında nazım hikmet’ten ilham aldığını belirtmesiyle bu ilginin pek de boşuna olmadığını söylemek yanlış olmaz.

hele ki ayça şen, nazan öncel gibi dul ve çocuklu sınıfından olduğunu ve geçmişte her dul kadının başına gelen sıkıntıları göğüslediğini öğrendiğimizde ona olan hayranlığımız biraz daha arttı(bu aralar hayatında biri olması erkek hayranları için üzüntü kaynağı olabilir;).

yazıyı bu anının su yüzüne çıkmasına önayak olan blogirl’in sorusuyla bitirelim: o gün orada gördüğün hande yener yerine mesela yıldız tilbe olsaydı ne değişirdi?

bu sorunun cevabını bilmiyor, bilmek de istemiyoruz;) bildiğimiz tek şey bir şekilde hayatımızda yer alan alışkanlıklar, davranışlar, kişiler bazen anlam veremesek de sebepsiz yer almıyor.

bulursanız kaçırmayın
sen yoluna ben yoluma
bunun adı ayrılık


anyonaim dilmener



*geçenlerde bir blog kardeşi ile “çet” yaparken konu dönüp dolaşıp hande yener’e geldi ve ansızın bilinçaltımın derinliklerinden kopup gelen anılar bir sinema filmi havasında 5-6 sene öncesinin ankara’sını ve hande yener’i tekrar hatırlamamı sağladı. bu yazı o günkü flashback’in ürünüdür.

** henüz ortaokulun ilk seneleri, biz henüz doğru dürüst türkçe bilmeyen, konuşamayan çocuklarken türkçe dersinde o yaşta bir çocuğun anlamakta zorlanabileceği bir kitaptan bazı bölümler okumuştu sevgili türkçe ‘örtmen’imiz. çok sonradan öğrendiğime göre kitap, nursel duruel’in geyikler, annem ve almanya’sıydı. 83 sait faik hikaye ödülünü kazandığına göre iyi bir kitap olduğuna eminim ama o günleri tekrar hatırlamak istemediğimden olsa gerek bir daha okumadım. yine de bir gün, ansızın kitap ismine benzer bir post başlığıyla suyüzüne çıkacağını tahmin etmemiştim. kitaptan küçük bir bölümü buradan okuyabilirsin.

28 Ağustos 2006

ghost



çok tuhaf, x files mı, beşinci boyut mu desem, lost mu, ghost mu desem. ne desem bilmem.

aşağıdaki yazıyı geçen sene bu vakitlerde, eylül’den önceki gün otobüs durağında görüp de eski bir hikayenin esas kızına benzettiğim birini gördüğümde yazmıştım.

aradan tam bir sene geçti. bugün aynı kişiyi aynı yerde bir kez daha gördüm. kendisini fark etmemle gözden kaçırmam bir oldu, bu kez hangi yöne gittiğini bile göremedim.

böyle şeyler sadece filmlerde olur sanıyordum ama galiba o gördüğüm, kanlı canlı biri değil, durağın karşısındaki parkın hayaletiydi. her sene aynı zamanlarda ortaya çıkıp, bir kez göründükten sonra sonraki sonbahar’a kadar ortadan kaybolacaktı.

***

eylül

son duraktan önceki duraktan hareket ettiğinde otobüs, en sonda tek ayağının üstünde duran, çok fazla renk içeren kumaştan yapılmış -basma mı diyorlar- elbise giymiş bir kıza takılıyor gözüm. filiz'e ne kadar da benziyor. aynı yüz ifadesi, her an ağlayacakmış gibi duran gözler, sol ve sağ yanağının kenarından aşağı doğru inen dümdüz, simsiyah saçlar.

biraz fazla dikkatli bakmış olmalıyım ki, ona baktığımı fark etti. neyse ki son durağa gelmiştik. benden önce indi ve kendine doğru gelen arabaların ışıklarının aydınlattığı yoldan aşağıya doğru inerek gözden kayboldu.

acelesi neydi bilmiyorum oysa..., neyse...

27 Ağustos 2006

İşte Any! Ya da adı herneyse. Okuyun

bir blogger kardeşimiz any'lerden korunmanın yollarını anlatmış. yazı bir hayli ilgimi çekti. fakat aynı gün anlayamadığım bir nedenden ötürü kaldırmış. yazıyı çok büyük bir tesadüf eseri fark ettim. söz konusu yazıyı yazan kişiyi tanımam ama yazdıklarının arkasında durmasını isterdim. "Any yi şahsen tanımıyorum, ama yazdıklarıyla tanımış kadar oluyorum" derken büyük ihtimalle benden sözediyordu ama korkmasına, çekinmesine gerek yoktu. mahkemeyle işim olmaz, gerekirse kendimi kendi kelimelerimle savunabilirim, arabayı evinin önüne çekip kapısını da çalmazdım niye yazdın bunları diye.

yazdıklarımı hiç kimse okumasın deseydim 6 ortalı bir harita metot defterine yazardım, buraya yazıyorsam da bu birileriyle paylaşmak içindir. çevremde beni yalayacak tipler görmek yerine "bok gibi yazıyorsun" diyecek, dürüstçe düşüncelerini ifade edecek birilerini tercih ettiğim için de umuma açık bu mekana biri gelip de -küfür içermediği sürece- koyduğum bir fotoğrafı, yazdığım bir yazıyı iyi kötü eleştirdiğinde köpürmem.

her neyse, dediğim gibi farklı açılardan yazdıklarıma dışarıdan bakıldığında nasıl algılanabileceğini bana göstermesi açısından ilgi çekici. okuyun, ibret alın, korunun anyone ve onun gibilerinden.

not: bu arada yazı bana ait değil fakat beni ilgilendirdiği için noktasına virgülüne dokunmadan buraya koymakta sakınca görmedim. yine yazı kendisine ait olduğu için kaldırmamı isterse kaldırabilirim.

***

[ tekrar düşündüm ve onca delile rağmen yazıda benden sözedildiğine dair yeteri kadar kanıt olmadığına kanaat getirdim. emin olana kadar yazıyı kendim için yazdığım şiirle değiştirdim. bugünlerde herşeyden kıl kapıyorum. deli miyim neyim?]

anyone kaka adam

anyone kaka adam
kaka adam anyone
anyone kaka adam
kaka adam anyone

anyone kaka adam
kaka adam anyone
anyone kaka adam
kaka adam anyone

25 Ağustos 2006

sad clown*



nedense ben hiç inanamadım onlara. her zaman adına "yaşam enerjisi" dediğimiz şeyle dolaşanlara. her gittiği yere güneş götürmek. mümkün mü?

izleyicilerini güldüren palyaçolar, herkes gittikten sonra odalarına çekilip maskelerini çıkardıktan bakarız ve görürüz ki kurumuş bir kaç damla gözyaşı var çapaklarında. o an anlarız ki hiç bir şey göründüğü gibi değilmiş, küçük bir ayrıntı görünen bütünün resmini baştan çizermiş.

güneş doğuyorsa batacaktır da. ışık ve mutluluk daim değil hayatta ve bir sebep yoksa gülmek için, mutlu olmak için zorlamak dürüstçe değil, sırıtır ve inandırıcı olmaz. yoksa her sabaha güneşle uyanmak beklentisi mi mutsuz eden?

bazı sabahlar kapkara bulutlarla gelirdi; şemsiyemizi alır, yola öyle çıkardık.

*içten saygılarımla son yazınıza yorum niyetine bir post sn. gaia;)

22 Ağustos 2006

feyşın moda evi

an itibariyle türkiye'nin antikahraman konseptli ilk cafe press ürününü tasarlamış olduk.




sezonun bitmekte olması nedeniyle bu nadide eseri gelecek sezondan itibaren sokakta, caddede, yürürken farkedilmek, parmakla gösterilmek isteyen gençlerin sırtında görebilmeyi ümit ediyoruz.

böylece moda alanında da iddialı olduğumuzu belirtmek istedik. buradan modacı blogirl'lere de göz kırpıyoruz; öyle moda okumakla olmuyor bu işler;)

hayırlı işler.

20 Ağustos 2006

bugün bir şey yaptım

barisarockfestival-subscribe@yahoogroups.com mail adresine boş bir mail gönderdim, barışarock haberleşme grubuna üye oldum, bana aşağıdaki metni gönderdiler.



welcome to barisarockfestival

barışarock festival iletişim grubuna hoş geldiniz...

biliyorsunuz, barışarock sadece bir konser değil, bir festival, bir eylem.

sahnede müzik varken, alanda yapılacak tiyatro, sinema, söyleşilerle derdi olan ve ifade etmek isteyenler için bir kürsü...

barışarock, gönüllüler tarafından örgütleniyor. kararlarımızı toplantılarda ve uzlaşarak alıyoruz. birbirimizi ikna ederek ilerliyoruz. bütün eylemciler (aktivist) eşit söz hakkına sahip, dileyen katılabiliyor.

katılımlarımız bireysel. herhangi bir kurum-örgüt temsiliyeti üzerinden yürümüyoruz. karşı olduklarımıza karşı olanlarla, bir eylemi birlikte hayata geçirmek istiyoruz...

şimdi yaz sonundaki bu büyük eyleme hazırlanmak gerek. müziği alıp satmayanlar, müziği yapanlarla birlikte, barış isteyenler, başka bir dünyaya çapkınca göz kırpanlar, arsız muhalifler, biz yaramaz çocuklar festivalimizde bir araya geliyoruz. hadi gelin buluşalım...

web: http://www.barisarock.org
msn: msn@barisarock.org (mail adresi degildir mail atmayiniz)

iletişim grubumuza hoş geldiniz...


sonra sitelerini gezdim. bir msn buddy'si vardı, ekledim listeme. oradaki msn adresi böyle 24 saat açık kız msn'si türünden bir msn adresi değil, yanlış anlama olmasın.

iyi arkadaşlar, memleket, dünya meselelerine kafa yoruyorlar. yan tarafa da bir bannerlarını koydum ayıp olmasın diye, festival bitince kaldıracağım tabi.

darbe'yi, gül kendine'yi, sevda çiçeği'ni, aşk içinde'yi, uyan'ı, cambazmor ve ötesi'yle, hele bi gel'i, dön bak dünyaya'yı pinhan'larla festival alanında söylemek nasıl bir şey, öğrenebilecek miyiz acaba?

19 Ağustos 2006

ve melankoli

iki hafta kaldı,

sonra bu sonbahar kalbimiz çok acıyacak yine.



bak daha şimdiden…

17 Ağustos 2006

şşşt, yanlış anladın sen beni. gelsene şöyle yanıma bi, bak vallahi bir şey yapmayacağım

“bize de kızdın mı?” diye yazdı soğuk, tedirgin bir instant message tonuyla msn’in öbür ucundaki buddy. bir instant message sorusu olmasına rağmen o cümlede sanki binlerce voltluk elektrik yükünü içeren gerilim vardı ve bu beni birkaç saniyeliğine bile olsa ekrana çivilemek için yetmişti.

kendime gelir gelmez “n’aapmışım ben, bir canavar yaratmışım” diye söylendim ensemi kaşıyarak. zaten sevdiğimiz mekanların sahiplerinin bu sıralar asabi olduğumuzu ima etmelerinden ters giden bir şeyler olduğunu anlamalıydık.

“hayır, ne alakası var” diye yazdım ve send butonuna tıkladım.

nihayetinde msn conversation’un devamında karşı taraftaki buddy’yi zararsız bir tip olduğumuza inandırmışık.

ama iş bununla bitmeyecekti.

ortalık soğumaya yüz tutmuşken sarı saçlı, mavi gözlü q2 rumuzlu blogger türkiye’nin öbür ucundan blogs wars filminin çıkan kısmının özeti’ni anlattığı mahkemelik bloggerlar başlıklı yazısında bahse konu yazılardan bazı cümleleri cımbızla çekip sunarak yeni polemikleri bekler olması bir yana beni de sağa sola göndermelerde bulunmakla itham etmişti.

alakası yok! alakası yok!

üstelik bu satırları okuyanlar bilmelidirler ki; bir loser, bir disconnectus erectus olan, elindeki tek silahı kelimeleri olan o ben ki yeri geldiğinde dünya barışı için elinden geleni de ardına koymamıştır(şekil a).


şekil a-) fotoğrafta george w. bullshit ile "mars’a nasıl demokrasi
götürebiliriz?" konulu güvenlik toplantısındayken.

peki madem o kadar kötüysem bunlar ne:

geçen gün otobüste gördüğüm yaşlı teyzeye yer verdim,
bu sabah işyerinde gördüğüm ve henüz adını bile bilmediğim part time çalışan güzel kıza günaydın dedim,
kardeşimi lunaparka götürdüm,
geçen akşam taksim dönüşü akm’nin karşısında “arkadaşımla bostancı’ya gideceğiz ama hiç paramız yok” deyip para isteyen gence para verdim(nedense hep orada karşıma çıkıyorlar. geçen seneden beri orada karşıma çıkıp para isteyenler üç etti).

tamam, biraz ukalayım(ama tedavi oluyorum), lafımı esirgemem ama iyi niyetliyim. öyle ki bu mekana george w. bullshit bile gelse, onu da içeri alır “şu köşede takılabilirsin, tuvalet koridorun öteki ucunda, buzdolabı şurada, duracaksan edebinle dur, fazla ses çıkarma” der, iyi bir ev sahipliği örneği sergilerim.

neyse, ben artık bu konuyu unutmak, yeni polemiklere yelken açmak istiyorum, barış, peace.

biterken la la si do do si la sol fa fa sol la sol fa la çalıyordu.

16 Ağustos 2006

hayat ne tuhaf

oturduğu sandalyeden hafifçe doğruldu, gözlerinin içiyle gülümseyerek bana baktı ve "2.5 yıldan sonra bir işim olduğu için çok mutluyum" dedi.

"bir işim olduğu için bu kadar mutlu olacağımı hiç düşünmezdim ama bugün 2.5 yıldan sonra ilk kez çalışıyorum ve çok mutluyum" diye ekledi.

konuşurken yüzüne yayılan gülümsemeden doğru söylediğini anlayabilirdin.

bilgi girişi için gereken elemanlardan ikisinin özürlü kontenjanından olmasına karar verilmişti ve bu iki kişi bu sabah şirkette işe başlamıştı.

biri koltuk değnekleriyle yürüyebiliyordu, diğerinin omuz kısmında bir sorun vardı, kollarını rahatlıkla hareket ettiremiyordu ama ellerini kullanabiliyordu.

"2.5 yıl önce ne iş yapıyordun" diye sordum.

"elektrikçi dükkanım vardı, kaza geçirdim, böyle oldum".

"geçmiş olsun"

"çok mutluyum"

geçen seneden beri ufak tefek sorunlar nedeniyle beş kez iş değiştirmiş ve son işinden de ayrılmak üzere olan biri olarak sırf bir işi var diye bu denli mutlu olan biriyle karşılaşmak beni bir hayli şaşırtmış, biraz da utandırmıştı.

bir insanı bir iş sahibi olmak mutlu edebiliyorken, bir diğerine dünyaları versen tatmin olamayacak bir hırs esir edebiliyor.

hayat ne tuhaf işte, herkesin ayrı bir dünyası, ayrı bir hikayesi var ve bazen bunlara kulak kabartmak, dinlemek, anlamaya çalışmak beni oturduğum yerden alıp başka hayatlara, başka dünyalara götürüyor.

bundan korkmamam, kaçmamam gerek çünkü bir gün sıra bana geldiğinde hikayemi anlatacak kimseyi bulamayabilirim ve daha da önemlisi birinin kendilerine kulak kabartmasına ihtiyaçları var.

14 Ağustos 2006

what's goin' on bloglar alemi

daha dün, henüz kısa pantolonlarımız, yeni yeni terlemeye yüz tutmuş bıyıklarımızla msn messenger'den kestirmeden ulaştığımız msn space'lerimizde yazar, çizer, dolanırken nasıl da bir heyecan kaplamıştı içimizi. sonra o heyecan büyüyüp, büyüyüp ve büyüyüp, büyüyüp, büyüyüp fotoğraf albümü olarak kullanılsa daha işlevsel olacak msn space'e sığamaz olunca, ani bir kararla mekan değiştirmiştik.

artık

şimdi blogger olduk,
blogrolları doldurduk,
sevinçliyiz hepimiz,
yaşasın blogumuz.

şarkısını biz de söylüyorduk.

fakat bir kere kader ağlarımızı örmeye görsündü; bu sevinç uzun sürmemiş ve bir süre sonra bilinçaltımızın kapılarının zilini çalıp kaçan, rahatsız eden ne? kim? olduğunu anlayamadığımız birşeyler peydah olmuştu.

zamanında taksicilerle ilgili sözlerine kendimizce kızdığımız(bkz: fare dağa kızmış, dağın haberi olmamış) ve sonra buralardaki pek çok kişiden samimi olduğuna kanaat getirdiğimiz bu alemlerin piri mtlda hanım(umarız bu sözlerimize kızmaz) da "internet çok pis kokuyor. bloglarda herkes birbirine yavşıyor, herkes birbiriyle sevişiyor" deyip bir süre uzaklaşınca "neler oluyor, kim kiminle sevişiyor, bizim niye haberimiz yok, dördüncü lazım mı? okey'e yani" dedik, neler olup bittiğini anlamak için de her zamankinden biraz fazla göz, kulak kabarttık ortalığa ve anladık ki hakikaten öyleymiş, hepimiz aynı yolun yolcusuymuşuz, tribünlere oynuyormuşuz, bir alkış, bir alkış bekliyormuşuz. yazdıkça yazmışız, yazdıkça azmışız, kelimelerimizin sırtına basıp yukarılara çıkmışız, ama sonra bir gün birden aşağıya bakmışız ki, yediğimiz naneleri görmüşüz; meğer artık kendimiz için yazmayı unutmuşuz, başkaları ne der diye kelimelerimizin sivri uçlarını törpülemişiz, aldığımız hit, commentlarımız kadar olmuşuz, konuşmuşuz, birbirimizi habire yalamışız durmuşuz.


hani dirseğimizi yalamamız imkansızdı?

herkese açık mekanlarımıza gizlediğimiz yüzümüzle yoruma açık yazılar yazmış, fotoğraflar koymuşuz ve sonra biri beğenmeyip bir kaç laf ettiğinde de gak ve guk diyerek avukatlarımıza talimatlar vermişiz. sonra bu tartışmaya okuyucu olarak katılmış ve yorumlarımızda bahse konu olan yazıyı okumadan, yazanın kim olduğunu bilmeden ağzımıza geleni söylemişiz. sonra saygı göstermek ve kayıtsız kalmak arasındaki farkı bilmemişiz ve kimse sevmek zorunda değil ama saygı göstermek zorunda demişiz.

hadi ya?

tamam, burda duralım. that's enough. stop.

buraya kadar pek çooooook kişinin tepkisini çekme ve hatta "lütfen sağ taraftan ismimin olduğu linki siler misiniz?" diyecek birilerinin de çıkabilecek olma ihtimalini de gözönüne alarak geldik. şimdilik bu kadar yeter, uzatıp daha fazla tepki çekmeyelim. hem bana ne tüm bunlardan. beğenmiyorsam çeker giderim buralardan, kalbim kadar beyaz(kalbimiz kırmızı değil miydi?) harita metod defterine yazarım bundan sonra. anyway, relax, be quiet, change topic.

ya o değil de bu aralar dünyayı burnum veya yere paralel başka bir organımla(arak: cem yılmaz/bir tat bir doku) anlatmak şeklinde bir projem var, sponsor bulursam hayata geçireceğim. isteyen okur, istemeyen okumaz. gerçi o zaman da içerik ve görsel materyaller nedeniyle 18+ olacak, şimdiden uyarayım.

yazıyı yazıp publish butonuna tıkladığımda söyleyeceklerim bitmiştir. bir süredir dikkatli gözlerden kaçmadığı üzere falanca kişi: diye başlayarak her yorum yazana cevap vermiyorum, bundan sonra da sonunda ? işareti olan cümleler kuranlara, konuyu başka mecralara çekebilecek, yeni açılımlar getirebileceklere veya günümdeysem, sağ tarafımdan kalkmışsam herkese karşılık vereceğim(silenzio haklıymış; mr. anyone dahil her yoruma @falanca diyerek karşılık verenlerin hepsi şovmenmiş).
bu, yazdıklarımla -gerçekten- ilgilenen birileri olduğunda ve bunu belli ettiğinde hoşuma gitmediği anlamına gelmiyor. yorumlar samimi olduktan sonra "bok gibi yazıyorsun, üstelik oraya koyduğun fotoğraf çok çirkin" şeklinde yorumlar dahil her türlü yoruma da açıktır yazdıklarım. yine de yazar/okur arasındaki ilişkiyi ısrarla devam ettirmek ve hatta daha üst katmanlara taşımak istersen profilden görebileceğin mail/msn adreslerinden ulaşabilir, ilan-ı aşk edebilirsin bana.
aşkım çok öpüyorum seni.

[not(18 ağustos): bu postu okuyanlar bunu da okudular. böylece puzzle'ın eksik parçaları da tamamlanmış oldu.]

11 Ağustos 2006

ay, me!*


mağrur, gururlu, etkileyici duruşu
seni yanıltmasın. o aslında bir
sahtekar, adi kahramanın teki

ben hayatım boyunca en büyük hayalkırıklığımı kurabiye canavarı'nın kurabiyeleri aslında yemediğini, çaktırmadan yere attığını öğrendiğimde yaşadım(kaynak: cornelius'un eski bir postu). çocukluğumun kahramanı aslında bir sahtekarmış. bu nasıl bir dünya böyle; hadi süpermen neyse de bir kurabiye canavarı bile yokmuş aslında.

ben hiçbir şeyden korkmadım gotik kızlardan korktuğum kadar.

ben hapşırıp çevredekiler çok yaşa dedikten sonra ikinci kez, bazen abartıp üçüncü kez hapşırıyorum ve her seferinde tekrar çok yaşa diyorlar. öyle anlarda yerin dibine girsem yeridir. böyle sanki bir rahatsızlık hissi vermiş gibi hissediyorum. sanki onlara zorla çok yaşa dedirtiyormuşum gibi, sanki biri çıkıp "çok yaşa be" veya "yeter artık, işimiz gücümüz var, çok yaşa ulan" diyecekmiş gibi. hapşırınca çok yaşa demenin ne kadar gereksiz ve saçma olduğu da ayrı bir postun konusu.

bende son günlerde tuhaf bir dışavurum isteği belirdi. ilginç bir şekilde, sağda solda gördüğüm herkese, herşeye elimi kolumu sallayıp rap yaparak karşılık vermek istiyorum. hani neredeyse biri "pardon saatiniz kaç" diye sorsa uygun kelimeleri bulup taramalı tüfek gibi karşılık vereceğim. böyle mesaj kaygılı tişört giyerek tatmin edebileceğim bir duygu değil bu, bir şekilde üstesinden gelmeliyim. asla rap yapamayacağımı da az önce aynanın karşısına geçerek sizdeyedekoyuncuvarsabendebolcakelimevarvesizdemermivarsa bendebolcacümlevargidipyatınkiburasıdarsıkışmayınben üsküdardayımararsanızbulursunuzbelanızıvecezanızı demeye çalışırken dilimin dönmemesinden anladım. ama görünen o ki bir süre sonra duygularımı bol küfürlü şarkı sözleriyle ifade edeceğim.

ben ne olur ne olmaz diye akbil'ine bin ytl'lik(1.000.000.000 tl) kontür dolduranlarla aynı ülkede yaşıyor olabilirim. bence bu ismail yk'nın 300.000(yazıyla üçyüzbin) satmasından daha feci bir durum. sırf bu bile bu memleketten gitmek için bahane olabilir.

ben kolay kazandığımdan mıdır nedir paranın değerini bilmiyorum bu yüzden de kolay harcıyorum. ve şiddetle öğrenmeye ihtiyacım var. bir kaç günlüğüne güneşin altında taş kırarak, inşaatlarda çalışarak değerini öğrenebilirim sanki. ya da bilen biri varsa bana anlatsın.

ben üzerinde tony montana yazan kahverengi bir tişört aldım collezione'dan. bir yerde rastlarsan duruma göre -bir süre sonra tek taş yüzük istemeyeceksen- asılabilir, okeye dördüncü olmak hariç bilardo, halı saha maçı, mangal gibi her türlü etkinliğe çağırabilirsin988988*88/8888888889(bu postu yazıp bir yandan da burnumu karıştırırken klavye numaratörü arasına bir şeyler düştü, çıkarmak için uğraşırken oldu bu numaralar, öylece bıraktım doğal ve samimi olmak adına. içinden pasaklının tekisin dediğini biliyorum).

*in memory of romantovski

09 Ağustos 2006

sokak ve müzik

istiklal’de yürürken herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda sağa, sola, yukarı, aşağı bak; şanslıysan en fazla yüz metrelik bir mesafede onları göreceksin.

bir köşeye birkaç kişilik grup halinde oturmuş, bir süre önce ara verdikleri sokak performansına devam etmek için biraz zaman geçmesini bekliyorlardır. ee tabi sürekli çalmak olmaz.

utanma, çekinme. yanlarına yaklaş sanki yıllardır tanıdığın, bildiğin bir müzik grubuymuş gibi. önlerindeki ismini bilmediğin enstrümanlara bak, elemanlara, üstlerindeki o sokak müzisyenlerine özgü elbiselerine bak.

sonra meraklı kalabalık yeteri kadar olunca ara verdikleri performanslarına kaldıkları yerden devam edecekler.

bir köşede boş bir yer bulursan oturup izlemeden, dinlemeden önce istersen cebindeki bozukluklardan bir kısmını sokak konseri bedeli olarak önlerindeki kutuya takdim edersen iyi olur.

ben öyle yaptım.




sokak konseri bitti, kulağımdaki müziğe, şahit olduğum aşağıdaki diyaloğu da ekledim ve yoluma devam ettim.

izleyici kız: pardon o çaldığınız şeyin ismi nedir?
eleman: bişey bişey(ismini söyledi de unuttum)
izleyici kız: çaldığınız nedir? hangi tempoda, ne çalıyorsunuz?
eleman: doğaçlama çalıyoruz.

08 Ağustos 2006

yedim/içtim/sıçtım temalı bir post yaratma denemesi

"bir blogger daha nereye kadar gidebilir ki" diye sorduk ve öğrenmek için yola koyulduk.

yedik: etleri iri iri kesilmiş iskender midemize oturdu.



içtik: imaj hiçbir şeydir


sıçtık: sifonu çekmeyi ve elimizi sabunlu suyla yıkamayı ihmal etmedik(sosyal mesaj verme kaygılı not).

sonra yıllardır güneş yüzü görmemiş neredeyse peynir gibi beyaz kıllı bacaklarımızı, mantarlı-nasırlı ayaklarımızı güneşe doğru uzattık, ayak fetişistleri için de fotoğrafını çektik.(yalan. google’da bulamadık, flickr’dan aldık)



yedim içtim, sıçtım, tükettim konseptli, şişkin ego'lu mekanları sevmeyiz ve önünden de geçmeyiz. sloganımız; “we don’t care and we don’t care who cares”dir de gereksiz yere sataşıp ucuz kahramanlar yaratmaya da gerek yoktur. görmezden gelmek, işimize bakmak, passive kalmaktır en iyisi.

bu postu zamanın ötesine gönderelim diyenlere “hayhay” deriz ki biz zaten “gönderme”leri ve “ironi”yi severiz.

yazı biterken ceza söylüyordu:

siz hızını alamamış bir geminin tayfasısınız
siz eşek arısının da beteri portakalda bakteri misiniz?
bu dünya terse dönse belki sizle barışırız
bu çok zor ihtimaldir boş bir kitabın sayfalarısınız

(it dalaşı )

05 Ağustos 2006

and the oscar goes to...

türkiye'nin, belki de dünyanın ilk kişisel(kurumsal olanını focus dergisi düzenlemişti) sinema konulu blog yarışmasına iki haftada gelen 1254 e-posta'yı tasnif etmek için beşiktaş amele pazarından iki amele tuttuk, bir hafta boyunca harala gürele çalıştık ve zor bir değerlendirme süreci sonunda ipi göğüsleyen kişiyi belirledik

demek isterdik ama bu yarışmaya sadece 2, rakamla "iki", susam sokağı dilinden konuşmak gerekirse; "biir, ikii. iki harika kişi" katıldı koskocaman 15 gün boyunca.

her ne kadar sorular zor olsa da ve 2. soruda sorduğumuz cevabı ennio morriconne'nin bir zamanlar amerika olan film müziğini indirenlerin sayısı 15'e ulaştıysa da cevapları gönderen sadece 2 kişiydi.

soru ve cevaplarına buradan ulaşılabilecek bu yarışmanın galibi 53 puanla, ilgi çekici saç stiliyle genç -blogger- kızların hayranlığını kazanan(biraz magazin katalım) ankaralı bloggerlar'dan tirtfahrettin, ne alırsan bir milyon müessesinin jpeg müdürü izel kanka'nın deyimiyle tirtfahrettingiller oldu. kendisini kutluyoruz.

bu bir hayli çekişmeli(!) geçen yarışmaya istanbul'dan katılan la-mer zorlu bir mücadeleden sonra tirtfahrettin'in ardından ikincilik kürsüsündeki yerini aldı(28 puan). kendisini de kutluyoruz. kitapları veya kendisinin kazanması durumunda -muhtemelen- seçeceği dvd'yi kazanamadığı için üzüldük ama teselli ikramiyesi olarak bir haftasonu yolu kadıköy'e düşerse flickr'ında iştahla baktığmız o leziz tatlılardan ısmarlayabiliriz.


mis gibi kitapları okumadan, içini açıp
bakmadan kargoya verince içimiz gitti

ödül alışverişi ve posta

iş çıkışı kitapları almak için en uygun yerin akmar çevresi olacağını düşünerek taksim/beşiktaş üzerinden vapurla kadıköy'e gitmek üzere yola çıkmış olsak da yol ortasında kızılkayalar ıslak hamburger aşermemiz nedeniyle zorunlu olarak taksim'de işimizi görmemiz gerekti.

mephisto'dan üstelik pek çok yerde %20, %30 indirim olmasına ve blogumuzda reklamlarını yapacak olmamıza rağmen %0 indirimle aldığımız kitapları kargoya vermek üzere ertesi gün kargo şubesinin yolunu tuttuk.

kitapları, göndericisi nick hornby olarak paketleyip fatura işlemleri için bilgisayar başında geçtiğimizde, faturamızı kesmekte olan genç ve güzel hanım kızımız'ın suratına yayılan gülümsemeye tanık olduk ve hemen akabinde "nick hornby siz misiniz?" sorusuna muhatap olduk. "hayır, biz değiliz, bir arkadaş" diye yanıtladık, geri kalan prosedürleri de tamamlayıp bir dahaki sefere lost ilk iki sezon korsan dvd seti, 30 gb'lık ipod, kasetçalar(kaset çalanlardan), cep telefonu kılıfı, bir koli eti cin/browni vs. ödüllü yarışmayı bir başka blogger'ın düzenlemesi temennisiyle işimize gücümüze baktık.

bu arada galiba artık izel kanka'nın kim olduğunu biliyoruz, az sooooora(şaka lan şaka, açıklamayacağım;)).

02 Ağustos 2006

screen saver



bu reklamcıların durduk yerde hastalık uydurmasına ne demeli? sindirim sorunları olanlar için(biz o sindirim sorunlarının ne olduğunu çok iyi biliriz) yovita, movita icat ettikleri yetmiyormuş gibi şimdi de kolesterolü düşürdüğünü iddia ettikleri kalbim benecol dedikleri bir iksir(!)'i çıkardılar piyasaya. "sağda solda, olmadık yerde osuruyorsunuz. ayrıca 10 merdiven basamağı çıkarken bile kalbi tekleyen lanet olası obezlersiniz" demeye getiriyorlar lafı . bu adamlar doğru mu söylüyor diyen bir allahın kulu/derneği/değneği yok. serbest piyasa ekonomisi dedikleri bu olsa gerek. kalbim benacol mü? ne kalbimde, ne s***mde.

casper'ın her şeyden iki tane isteyen şımarık genç yönetici konseptli bir dizüstü bilgisayar reklamı var son günlerde. aptalca bir senaryosu ve elbette hiç inandırıcı olamayacak şekillerde iki saati, her sabah aynı anda iki bardaktan meyve suyu içmesi, kapının önünde bekleyen iki arabası, aynı elbiseleri giymiş tek yumurta ikizlerinden iki sekreteri olan birinin tek çekirdekli bir dizüstü bilgisayarı olması düşünülemezdi ve elbette bizim zeki reklam ajansı senaryo yazarlarımız bu herşeyden iki tane isteyen genç yöneticimize casper'ın çift çekirdekli bilgisayarını layık görüyorlar. buraya kadar her şeyi sineye çekebiliriz ama geçen gün dikkatimi çeken çok küçük bir ayrıntı yakaladım. bak anlatayım;

reklam filmi ilk gösterime girdiğinde; patron bozuntumuzun reklamın sonlarına doğru masasında otururken başını kaldırıp kapıdan gelen kişiye doğru baktığını, sonraki sahnede ise muhtemelen sevgilisi olan bu ikinci kadına(konsept gereği herşeyden ikişer tane olacak ya) sarıldığını parlak zemindeki gölgelerden görebiliyorduk(sevgilisi olmalıydı çünkü eşini evde bırakmıştı). ve fakat aynı sahne sonraki günlerde ya rtük hattına gelen şikayetlerden ya da firmanın halkla ilişkiler müdiresi böyle aykırı ve yanlış mesaj veren bir sahneyle firmanın kurumsal kültürünü halkın karşısına çıkarmak istemediğinden olsa gerek çıkarıldı. şimdi patronumuz sadece aval aval kapıdan gelen kişiye doğru bakıyor ve sonraki sahne kesildiği için reklamın son bölümünün esprisi anlaşılmıyor. şimdi sözüm halkla ilişkiler müdiresine; ya yaptığınız işin arkasında durun, ya da hata yaptığınızı düşünüyorsanız reklam filmini tamamen yayından kaldırıp başka konseptle yeni bir kampanyaya halkın karşısına çıkın. bu kararsızlık, döneklik iyice puan kaybettirir size bilesiniz.

ayrıca bu medyacı/reklamcı bozuntularının ha'yı allayıp pullayıp reklamlarda, gazetelerde, orda, burda güzel kadın kontenjanından gözümüze gözümüze sokma çabalarından cadde tiky kızlarının deyimiyle kal geldi. son olarak izlediğim bir şampuan reklamının en başında genç, güzel kızlar güzel güzel dans ederlerken, herşey iyi güzel giderken sonlara doğru ahı gitmiş vahı da gitmiş ha kişisini reklam akışıyla, konuyla hiç alakasız bir şekilde yapmacık gülümseyen suratıyla dans etmeye çalışırken gördüğümde mideme kramp girdi. sonra gazetelerde okuyoruz; ha bile hayat'ı kurtaramadı diye. ne bekliyorsunuz ki? halk yemiyor bu ayakları artık.

access kızı makyaj tutmuyor artık değil mi? artık sırıtmaya başlıyor her şeyi; o yapmacık tavırlar, zorlama mimikler hiç bir makyaj hilesi ve efektle saklanamıyor artık. ünlü olunca halktan gizlenmeye çalışacak kadar şımaran birinin yaşlı amcanın elmasından bir ısırık istemesi ne kadar samimi geliyor? mümkün olabilir mi?

fox river cezaevi'nden kaçmaya çalışan bir kaç denyo'nun hikayesinin anlatıldığı prison break'in ilk sezonunu cnbc-e'den önce izleyen biri "sonunun böyle olacağını bilsem izlemezdim" diye yazmıştı forumlardan birinde. geçen gün ben de nihayet izleyebildim ve hak verdim kendisine; bizi onca zaman ekran başına çivilemeniz böyle hevesimizi kursağımızda bırakacak bir son için miydi? tek kelimeyle yazıklar olsun.


o değil de dr. sarah tancredi'yi ağzında köpüklerle cenneti boylamış bir şekilde görmek çok koydu.

ota boka sezon finali de sıkmaya başladı. hadi prison break neyse de, tek yaptıkları her akşam bir bara gidip oturup yiyip içip çene çalmak olan okey dörtlüsünün maceralarının anlatıldığı how i met your mother, hatta ve hatta seinfeld'ın sezon finali'yle, sezon başlangıcıyla ne alakası olabilir ki? completely bullshit.



bir lafım da 24'ün ajanı jack bauer'a. oğlm jack; hükümetinin, devletinin ırak'ta, afganistan'da, guantanamo'da, son olarak israil'de yediği naneleri görüyoruz, okuyoruz. şimdi kalkıp vatan elden gidiyor, amerikan halkı ölecek diyerek ucuz kahraman olalım ayakları yapma bize. ayrıca o dizideki numaralarını da yıllardır malkoçoğlu'nda, battalgazi'de, kara murat'da yemiş yutmuş adamlarız; bu tek kurşunla 10 çin askerini haklama, konsolosluktan adam kaçırma ayakları kesmiyor bizi, yemiyoruz bilesin. çok komiksin jack, hatta nur içinde yatsın kemal sunal'dan bile komiksin.

başak tümer neredesin? bak elma diyorum, çık artık ortaya.