iş çıkışı yine kendimizi yollara vurduk.
muhitimizden henüz fazla uzaklaşmamıştık ki
şişli camii’in arkasındaki parkta bir kalabalık görüp anlam veremediğimiz sesler duyunca oraya doğru yollandık.

ilk gördüğümüzde kilise korosu sandığımız(sorsan britney spears’ın çocukken kilise korosunda şarkı söylediğini bilmesi dışında bir kez bile görmemiştir kilise korosunu bu satırların yazarı) baştan aşağı renkli elbiseler giyinmiş bu yaklaşık bir düzine orta yaş müzik insanlarının icra ettiği müziğe kapıldığımızda da kaydedip daha sonra blogumuzda yayınlamak ve böylece senin gibi gençlerle paylaşmak için bir kameramız olmadığına da ilk kez hayıflandık.
kırmızı puantiyeli elbiseli blogirl’ün bir istanbul misafirliğinde gördüğünü söylediği görme özürlü müzisyenlerden daha profesyonel ve daha hareketli oldukları kesindi. henüz ismini bile bilmediğimiz bu müzik grubu(
gogol bordello ve hatta
google bordello olmadıkları kesindi)’na ve
şişli belediyesi’ne bu güzel açıkhava müzik ziyafeti için içten teşekkürlerimizi iletip rüzgarın sürüklediği yöne doğru devam ediyoruz yolumuza.
her zaman yavaş tempoda yürüyerek ulaştığımız taksim’e bu kez metro nişantaşı durağından gitmeye karar veriyoruz. bitmek bilmeyen merdivenleri inerken her zaman söylediğimiz ve bu yüzden artık bir klasik olan
“ulan yürüsek şimdi çoktan varmıştık taksim’e” serzenişinde bulunuyoruz. bir durak sonra inip yaklaşık yarım saat yeraltında yürüdükten sonra(yazar burada edebiyatın abartma özelliğini kullanmıştır) merdivenleri çıkarken kafamızı yukarı kaldırdığımızda rahatlıkla seçebildiğimiz taksim semaları, havanın henüz kararmadığını söylüyordu bizlere.
istiklal’den içeri girip yürümeye başlıyor,
james joyce okusan ne yazar, yalnızsın diyenlerin fikrimizi çelmesine izin vermiyor ve en yakın kitapevinden içeriye dalıyoruz.
metin fidan’ın
ayrıntılar'ı yokmuş. çıkmak üzereyken cadde kenarındaki pencerenin önünde evindeymişcesine bir rahatlıkla üzerinde eşofmanları, önünde kahvesi olduğu halde kitap okuyan bu hamfendi dikkatimizi çekiyor. elbette sandalyeyi boş bulanlar dizlerini kırıp yan taraftaki cafe’den bir çay söyleyerek keyif çatamıyorlar, promosyon icabı olduğunu anlıyoruz gördüğümüzün ama emin olmak için geri dönüp kitaplardan sorumlu arkadaşa soruyoruz;
“pardon, orada oturan kişi dekor mu”
“reklam için orada, ama dekor değil, kanlı, canlı biri o”
“ah elbette görebiliyorum bunu, emin olmak istedim. teşekkürler.”deyip çaktırmadan bir poz alıp çıkıyoruz.
aynı kitabı bir yere daha sorup yok cevabı alınca çaresizce işe yarar başka bir şey arıyor gözümüz ve aşağıdaki şeyi buluyoruz:
eylül 2006 basım(daha bir kaç gün) bu
nick hornby’nin futbol üzerine son kitabını ilk okuyacak kişilerden biri olmanın vereceği tuhaf(kendini bi bok sanma duygusu diyelim artık) duygudan ziyade
nick hornby’nin futbol üzerine neler söyleyebileceğini(oha artık) merak ediyor ve üç günde bu kitabı bitireceğimize dair kendimizle iddiaya giriyoruz.
kızılkaya’lara gitmek üzere hamle yapıp da
bereket döner’de karar kılan ve bu kararından pişman olan kaç kişi vardır acaba? en az bir(kendimizden biliyoruz). hele yemeğimizi parmaklarımıza, azıcık elbisemize bulaştırınca bir daha bereket dememek için bu olayı hafızamızın yakın bir kenarında tutmaya karar verdik.
karnımızı da doyurduk, gitmek için hazırız derken az ilerideki bir kalabalık dikkatimizi çekiyor.

kuklasıyla bu adamı görür görmez
john malkovich’i saygıyla anımsıyor, taksim’de ilk kez gördüğümüz bu aktiviteyi ve
küçük prens’ten,
kırmızı başlıklı kız’dan,
külkedisi’nden söz eden bu kırmızılı adamı meraklı gözlerle izleyip akabinde gerisin geriye dönüyoruz.
ve akşamüzerinden arta kalanlar: istiklal’de solaryum yanıklı bir tiki yanındaki arkadaşına söyleniyor:
"yine akşam oldu, yine kırolar doldu"genç bir delikanlı sinema afişleri önünde film beğendiremediği manitasına söyleniyor:
"kabir azabı yaşatıyorsun bana, kabir"ruhi bey kılıklı –ve ruhi beyden daha yaşlıca- bir adam kısa boylu, tıknaz bir kadına söyleniyor:
"param olmadığını biliyorsun, öyleyse neden çağırdın beni"
nick hornby "futbol ateşi"nde galiba futbol'un ne olduğunu ilk kez bu denli bir gerçeğe yakınlıkta anlatıyor: "beni en çok etkileyen şey kalabalık veya yetişkinlerin “ibne” kelimesini başkalarının ayıplamasından korkmadan, canları istediği kadar yüksek sesle bağırma hakkına sahip olması değildi. beni en çok etkileyen, etrafımdaki erkeklerin ne kadar büyük bir kısmının orada olmaktan nefret, kelimenin tam anlamıyla nefret ediyor olduğuydu. bu tabiri kullandıkları yerlere baktığımda, benim gördüğüm kadarıyla o öğleden sonra gerçekleşen hiçbir şey hiç kimseyi memnun etmedi. daha düdük çalar çalmaz öfke kendini gösterdi(gould sen satılmışsın. o satılmış! haftada yüz sterlin mi? haftada yüz sterlin ha! seni seyrettiğim için o parayı bana vermeliler.); oyun devam ettikçe öfke yerini taşkınlığa bıraktı, sonra da suratı asık sessiz bir memnuniyetsizliğe dönüştü. tamam, tamam, ne diyeceğinizi biliyorum. highbury’de başka ne bekleyebilirdim? ama chelsea, tottenham ve rangers’ın da maçlarına gittim ve aynı şeyi gördüm: yani maçın neticesi ne olursa olsun, futbolda yaşanan doğal hal, küskün bir düş kırıklığıdır."