29 Eylül 2006

mamanı da al gel

bu sabah işe gelirken mecidiyeköy ışıklar civarındaki bir standda bir görevli elime bir broşür tutuşturdu. broşürde kısaca şunlar yazıyordu:



çocukları onlar öldürüyor, biz yaşatalım.

halkevleri'nin öncülüğünde gerçekleştirilecek filistin ve lübnan halklarıyla dayanışma konseri'nde;

bülent ortaçgil,
kardeş türküler,
vedat sakman,
erkan oğur,
i. hakkı demircioğlu,
metin kahraman,
mazlum çimen,
bayar şahin,
fuat,
pinhani,
aydın kant

isimli gruplar/sanatçılar yer alacaktır.

8 ekim pazar 15:00'te harbiye açıkhava'da gerçekleştirilecek konser ücretsizdir ve fakat girişler konser yerinden temin edilecek mamalarla yapılacaktır.

ilgilenenlerin bilgisine sunulur.

28 Eylül 2006

şafak güzeller



sevgili şafak,

bir an önce iyileşmen, ayağa kalkman, fb-gs başta olmak üzere maçlarda tribündeki yerini alman ümidiyle.

27 Eylül 2006

i'm nothing without google


sergey brin ve larry page sekiz sene önce google projesine start verdiğinde muhtemelen kendileri de yüzyılın başarı öyküsünün kahramanları olacaklarını düşünmemişlerdi.

google’ı ilk kez ne zaman kullanmaya başladığımı hatırlamıyorum. 6-7 sene önce -belki de daha sonra- o zamanlar aldığım aylık bilgisayar dergilerinden birinin önerisi sonucu tanışmış olabilirim. sonra hayatımdan hiç çıkmadı.

kah yeni tanıştığımız sevgili adayını daha yakından tanımak ümidiyle, kah işbaşı yapacağımız şirket hakkında bilgi toplamak için, zaman zaman bilumum divx filmlerinin altyazısı, falanca şarkının lyrics’leri için, ödevlerimiz, tezlerimiz için başvurduk.

program yazarken döngü’ye girip çıkamadığımızda veya bir program kurmaya çalışırken tökezlediğimizde çıkan hatayı arama kutucuğuna yazıp ara dememiz yeterliydi.

aile bireyleri bir kaç haftalığına ora'lara gittiğinde bir yerlerden tarifini indirip menemen yapmak istediğimizde yardıma yetişen yine google usta olmuştu.

kısa zamanda hayatımızda öyle bir yer edindi ki bir süre sonra yerküredeki varlığımızdan şüpheye düşüp emin olmak için arama kutucuğuna isim soy ismimizi yazıp search etmemiz ve çıkan sonuçları görmemiz yetiyordu “her şey yolunda dünya varmış, öyle biri varmış” demek için. öyle ki sözü “bir şeyi google’da bulamıyorsan yoktur” demeye bile getirdik. haddimizi aşmış, abartmış olabiliriz ama şahsen son yıllarda google’ın aradıklarıma kısa zamanda ulaşmamı sağlaması nedeniyle kişisel gelişimime kazandırdıklarını inkar edemem. belki google olmasaydı aradıklarıma yine ulaşırdım ama çok daha fazla zaman harcamam gerekecekti.


korkarım en sonunda psikologumuz gOOgle sevgimizin,
bilinçaltının dehlizlerinden bir yerlerden kopup geldiğini söyleyecek.

google’ın erkek mi, dişi mi, amca mı, abi mi olduğuyla ilgili tartışmalar önümüzdeki on yılda da devam edecek ama elbette bill amca'nın son dakika atağı livesearch’ün microsoft’un onca desteğine rağmen bu alandaki google hegemonyasını yenebileceğine ihtimal vermediğimiz için bu kadar emin konuşuyoruz.

statcounter’un ispiyonladığı üzere sayfamıza google’dan gelen ziyaretçilerin başbakan'ın msn'si, şu anda açık kız msn si ver ve benzeri keyword’lerine rağmen tüm içtenliğimizle “sekizinci yıldönümün kutlu olsun google” diyor hep birlikte mumlara üflüyoruz.

26 Eylül 2006

born to lose



vapura binen son kişiydim bu sabah. bu artık bir klasik, şaşırtıcı değil. görevli beş saniye önce kapattığı kapıyı açtı benim için, teşekkür edip iskele kapısından içeri girip baba’dan ve iskele kenarından, kıyıdan adı neyse işte uzaklaşalı yarım metre olmuş vapura attım kendimi. böyle anlarda sana da olur mu; kaderimle oyun oynadım der misin kendi kendine, havalara girer misin? öyle ya 5 saniye daha gecikseydin, vapura binmek yerine bir kilometre daha yürüyüp otobüs durağına varıp yolun kalanına otobüsle devam etseydin senin için başka bir hayat mı yazılacaktı? vapur güvertesinde gördüğün kıza kaçamak bakışlar atmak yerine itiş kakış otobüste önlere doğru ilerleyecek miydin? yoksa kaderinde bu da mı vardı; ne yaparsan yap olmuş bitmiştir her şey, sana yaşamak kalmıştır yazgını mı? çok arabesk bir başlık ve bitiriş cümlesi olarak: ne yaparsan yap kaybetmek için doğmuşsun. bay bay baby.

25 Eylül 2006

miss poem ne ayaktır



miss poem’i ilk kez istiklal’de mekanın tadilat duvarına “yakında açılıyoruz” yazısı astıklarında görüp de bazı günler şairlerin konuk olup şiirlerini müdavimlerine okuduğu, duvarlarından bilumum şairlerden miss gibi şiirlerin okunduğu, çayını kahveni içerken çevredekilerle "cansever’mi döver orhan veli mi?" türünde şiir gibi tartışmalar yapabileceğin şiir namına mübarek bir mekan olarak tasavvur ettiğimiz için puan hanemize -5 puan daha ekleyip kendimizi haftanın doğan bekleriz(doğa bekleriz’in eril kişi modeli) adayı olarak ilan ediyoruz kimseyi bir şey demeye fırsat bırakmadan.

şiir dinletilerine yurtdışında sıklıkla rastlamak mümkün ama nedense ülkede fazla yaygın değil. zaman zaman düzenlenenler de sessiz sedasız olup bitiveriyor. oysa şairinden dinlemek ilginç bir deneyim olabilirdi.

neyse, posta gazetesinin amatör şairlerinin –elif şafak tabiriyle ağızda kekremsi bir tad bırakan- şiirimsi şeylerini okuyup(bu konuda ek$i sozluk’te henüz bir başlık açılmamış olması şaşırtıcı) şiirden kaçabildiğimiz kadar uzağa kaçmak da mümkün ama biz ikimiz ve yanındaki gözlüklü arkadaş gözümüzü, kulağımızı iyi şiir’e, aşağıdaki bu seçkiye vermeyi tercih edelim. belki böylece doğa bekleriz'vari gafımızı unutturabiliriz.

ve anyone'dan ustalara saygı kuşağı

infilak / edip cansever
sibernetik / turgut uyar
sen kuş olursun gidersin bir trenle / cahit zarifoğlu
yalnız / friedrich nietzsche
ne tuhaf / sabahattin kudret aksal
buz gibi / edip cansever
göğe bakma durağı / turgut uyar
misis'te yeni bir mahalle / emin akdamar
yalnızlık kayzer'den daha güçlüdür / cahit koytak
dünya bir yana, sen bir yana / ömer hayyam

20 Eylül 2006

ve bazen de saat bok yönünde döner

dün bir, bugün iki; tanımadığım birileri bana saati sordu. biri sana saati sorarsa bu sana güvendiği anlamına gelir. öyle ya kim sümüklü, paspal, pespaye birine güvenip saati sorar ki? belki saati bile yoktur böylelerinin. aslına bakarsan benim de saatim yok. cep telefonu taşımaya başladıktan sonra saat taşımıyorum. oysa klasik casio marka siyah su geçirmez bir saat taşıdım yıllar boyunca. üstünde yazdığına göre 25 metreye kadar su geçirmezdi. özmichigan’da görüp görebileceğimiz tek su birikintisi büyük mavi leğene doldurduğumuz su olduğu için 25 metre fazla bile gelirdi. o zamanlar ‘ora’larda istisnasız herkes saatini trt’ye göre ayarlardı. o zamanlar sadece trt vardı ve akşam 8 haberleri başlamadan hemen önce saniyeleri diit diit diit diit diyerek selamlayan renkli mi renkli bir saat çıkardı ekrana, herkes ona bakıp ayarlardı saatini. arkadaş meclislerinde saat konusu geçtiğinde “ben trt’ye göre ayarladım” demek etrafındakilerin sesini kısması için yeterliydi. sonra özel kanallar çıktı, düzen bozuldu.

konuyu dağıtmayalım; güvenden söz ediyorduk. televizyon reklamlarında sinir bozucu bir şekilde “ver coşkuyu, ver coşkuyu diyerek yürüyen adam”ı pataklama isteğimizin her geçen saniye kabardığı bu günlerde bir yandan kendimize yeni ekmek kapıları ararken, bir yandan da işimizi devredeceğimiz adaylarla da görüşüyoruz, içimiz dışımız görüş-me oluyor. geçen gün yeni mezun bilgisayar mühendisi ve beden kütle endeksi biraz yükseklerde gezinen ve tecrübesizliği ve kendine güvensizliği her yerinden okunan aday programcı adayı genç kız’da işi kabul etmek için iki ay birlikte çalışma şartını öne sürünce her ne kadar çekici biri olmasak da güven verici bir yüz ifademiz olduğuna kendimizi inandırdık(güven verici bir yüz = +1 puan).

eldeki veriler: yakışıklı olmasak da güven veriyoruz, bu bir teselli olabilir. öte yandan al pacino’da yakışıklı değil ama adamda bir karizma var o biçim. hatta biraz ileri gidersek aynı şeyleri george clooney için de söyleyebiliriz. onlarda eksik olan –tip- mr. little brad pitt’te var(bu mr. little’ın da ilginç bir hikayesi var. bilmeyenler bilenlere sorsun), brad pit’te olmayan –karizma, ruh- da onlarda var. zaten bu iki özelliği tek bir kişide bulmak mümkün değildir. “hem tipim düzgün, hem karizmatiğim” diyen biri paris hilton’un bir senelik seks orucu kadar inandırıcıdır benim için.


elbette tezimizi güçlendirmek için
kral pacino'nun kral pozlarından
birini koymayacaktık buraya.

hatırlayalım; “yakışıklı biri değilim ama aşkın ne olduğunu biliyorum” demişti forrest gump. bu soruyu bir zonta’ya sorduğumuzda “yakışıklı değilim ama bok gibi param var” cevabını alırız. benim cevabım “yakışıklı biri değilim ama yine de yerinde olsam bana evlenme teklif ederdim. ne kaçırdığını bilmiyorsun” olurdu. oha lan sana demiyorum bıyıklı, git işine. evet, birlikte çok şey yaparız, seni kucağıma alır birlikte dere geçeriz. ve daha pek çok şey. %100 satisfaction guaranty anlayacağın. hoşça kal derken bıyık altından gülüyor, esenlikler diliyorum.

günün şarkısı: perudan adam çıkmaz / orçun kunek
günün duası: Allah düşmanımı 1024 k adsl’den sonra 24 k dial-up ile terbiye etmesin. amin.

19 Eylül 2006

ortaya karışık


hadi sıradan vatandaş olmak kolay değil de bu memlekette başbakanın oğlu olmak da kolay değil ki. baksana en ufak bir şeyde “bilal ne yapacak?”, “bize ne önce bilal yapsın”, “bilal gitsin askere”, “bilal niye amerika'da okuyor?”, “benim bilal'im ne olacak?” tepkileri geliyor. sorsanız belki bilal de karşıdır bir şeylere, savaşa, asker göndermeye vs. bir de sanırsın ki bilal en önlere çıksa her şeyde, herkes rahatlayacak, "tamam öyleyse" diyecek.

büyük mağazalarda dolaşırken içeridekilere hitaben yapılan anonsları üstüme alınmam, duymamış gibi yaparım. ve aramızda kalsın içeriye girerken de cep telefonumu cebimden çıkarmam, çaktırmadan kayarak ve ellerim cebimde ıslık çalarak girerim içeri güvenlik kapılarından, oh mis. şimdiye kadar tek bir güvenlikçi bile dönüp bakmadı, durdurmadı, “huob hemşerim nereye gediyon” demedi. devam.

bir de kalabalık yerlerde dolanırken o kalabalıkta fotoğraf çekmeye çalışan birilerini gördüğümde önlerinden geçmem, yaptıkları şeye bir kutsallık, uhrevi(uhrevi ne demek?) bir şeyler addederim(kök ingilizceden: add), rahatsızlık vermemek için ya işlerini bitirmelerini beklerim, ya arkalarından dolanırım. mükemmel ötesi, şüpear anlayışlı biriyim.

bir de vitrininde “bizimle çalışmak ister misiniz?” yazılı ilan levhaları gördüğüm mağazalara gidip “yok kardeşim, istemiyorum ben sizinle çalışmak falan. kaldırın o tabelayı, levhayı neyse adı artık” der, tavrımı koyarım arkamdan bakıp “deli galiba” demelerine aldırış etmeden.


adam gibi "eleman aranıyor" yazmak varken bu yılışıklık niye?

bir de naci hiddet'e özendim, hürriyet gazetesine yorumcu oldum da adiler ikinci yorumumdan sonraki yorumlarıma sansür getirdi. isterdim ki naci hiddet gelsin yazdıklarıma yorum yazsın, beni teselli etsin.

ya onların hiçbiri değil de bi new kids on the block vardı. babamın sayfalardaki fotoğrafları kesip dükkan vitrinine yapıştırdığı blue jean dergisinde görmüştüm, hiç dinlemişliğim de yoktur halbuki. bir nsync olsa, bir backstreet boys olsa neyse de vallahi hiç dinlemedim. nerden de aklıma estiyse.


bir kısım 90'lılar için bugün bir utanç kaynağıdır bu çocuklar.

son olarak öpüyorum hayatım. şaka lan şaka tanımadıklarıma hayatım diyecek kadar cıvıtmadım. dur gitmeden, hayatım dedim de; bak burada daha önce muhtelif defalarda sözünü ettiğim bir kız var ama önce bir reklam arası veriyoruz.



telefonda konuştukları olsun, içeriye biri girsin, mesela simitçi falan bile girse(simitçiyi küçümsediğimden falan değil örnek olsun diye söylüyorum) hayatım, aşkım, bitanem, canım diye hitaplara başlıyor. o an orada olsan benim gibi mide fesadı geçireceğine 1,10 bahse girerim. ilginç ve mide bulandırıcı olan telefonu kapatır kapatmaz aynı kişiye “gerizekalı, salak” diye saydırmaya başlaması. neyse az kaldı, burada biraz daha kalsaydım kadınlardan nefret etmeye başlayacaktım. şimdi bu söylediklerim dedikodu sayılmaz herhalde. bikere beni de tanımıyorsun, sözünü ettiğim kişiyi de tanımıyorsun. sadece bilgin olsun, gerekirse ibret alasın diye söyledim. yoksa senin öyle bir şey yapmayacağını biliyorum. bye.

18 Eylül 2006

pisboğaz

bir kaç sene önceydi; henüz kadıköy'deki balık ekmek tekneleri iki iskele arasına kızarmış balık kokusu yaymaya devam ediyordu.

alternatif istanbul'u ve salaş mekanlarını anlatacağız diye yola birlikte çıktığımız ezgi ve okuldan arkadaşı linda'yla buluşup boğaz sularının dövdüğü teknede sallana sallana söylene söylene ekmek arası balıklarımızı yemiştik.

o gün teknede alternatif istanbul sitesinin nasıl bir şey olacağının yanı sıra o an tanık olduğumuz üzere tekne sahiplerinin kötü muamelesi, küfürbaz olmaları ve gazetelerde okuduğumuz kadarıyla kadıköy'deki balık ekmek teknelerini kaldıracakları hakkında konuştuğumuzu hayal meyal hatırlıyorum.

ve nedendir bilmem o günden beri böyle bir pisboğazlık yapmamıştım.

ta ki birkaç gün önceki eminönü ziyaretinden dönüşte artık benim için bir klasik olduğu üzere vapuru 2-3 dakika farkla kaçırıp beklerken bir şeyler yemek isteyip kıyıya yanaşmış bir şekilde sağa sola sallanan tekneleri görünceye kadar.


hadi dalgalı denizde vapurla birlikte miço'nun da
yalpalamasını anlıyoruz da

gelişigüzel hazırlanıp apartopar elime tutuşturulan yarım ekmek balığı şalgam suyu eşliğinde yemeye çalışırken ağzıma sivri uçlu bir şeylerin battığını ve yemekte olduğum şeyin kılçıklı yarım ekmek balık olduğunu fark ettiğimde de bunun aslında onların kılçıklı olduğunu bilmesi gereken benim mi yoksa kılçıkları ayıklayıp vermesi gereken balıkçıların mı suçu olduğundan emin olamadım.


bu 'abi'ye ne oluyor? her an denize düşecekmiş gibiydi.

kılçıkları küçücük masada bıraktıktan sonra ayağa kalkıp 5 dakika sonra kalkacak vapura doğru ilerlerken genelde soğan sarımsaklı şeyler yemeyen benim soğan kokan bir nefesle yolun kalanında tanıdık bir arkadaşa rastlamaması için temennide bulunurken bir yandan da ölüm denen şeyin anlık olmadığını, geçmişe dair hatırladıklarımızın sayısı artıkça ölüme de bir miktar daha yaklaştığımızı fark ettim, çoğu hayal kırıklıklarından, umutsuz beklemelerden, sorgulamalardan ibaret renksiz, tatsız, tuzsuz geçen zamanlarıma hayıflandım.

15 Eylül 2006

şehrin aynaları

bugünlerde yapılacak en iyi şeylerden biri; kitaplıkta mevcut olmayan bir elif şafak kitabı almak ve evde, otobüste, minübüste, vapurda, parkta vs. okumak.



“birilerinin beni vatan haini ilan edip tüm vatansever türkleri mahkemeye dahil olmaya çağırıyor olması moral bozucu elbette. ama asıl düşündürücü olan bu insanların kendine biçtiği rol, kullandıkları üslup, sözlü ve fiziksel şiddeti bu kadar benimsemiş olmaları. söylemleriyle lince davet ediyorlar. beni de bu söylem kaygılandırıyor. türkiye'de birileri anında vatan haini olarak damgalanıyor ve anında linç edilmek isteniyor. bir sürü yerde böyle olaylar patlak vermeye başladı onun için genelde linç kültüründe ve söyleminde bir artış olduğunu düşünüyorum. asıl kaygı duyduğum hem kendi hem de ülkem adına bu” / elif şafak



"korku ve korkutmak üzerinden siyaset yapıyorlar. ben bu adamların bizi kullandığını düşünüyorum. çünkü asıl hedefleri biz değiliz. asıl hedefleri ab sürecini tırpanlamak" / elif şafak



"eğer 301 böyle uygulanacaksa, bu memlekette ne roman yazılabilir, ne film yapılabilir. her sanatçı yarattığı karakterleri sansürlemek zorunda kalabilir. batı basını söz konusu insanların türkiye'yi temsil ettiğini sanıyor. ben de ısrarla onların azınlıkta olduğunu söylüyorum. türkiye'deki sivil toplum bence çoksesli ama sorun söz konusu insanların sayısal azınlıklarına rağmen seslerinin bu kadar çok çıkıyor ve cüretkâr olmaları. türkiye'deki demokrat kitlenin de aynı cesarete ve direnişe sahip olması gerekiyor.
eğer bu dengelenemezse tamamen bu düşünce manipüle edecek ortalığı. ben de insanlardan bunları kişisel davalar olarak görmemelerini istiyorum. 301'e karşı ortak bir platformda buluşmamız lazım. tek tek dava olarak görmek yerine düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü olarak görüp kesinlikle destek vermeliyiz."
/ elif şafak



"bir yazar hakkında roman karakterinin sözleri yüzünden üç yıl hapis istemiyle dava açan ve doğum yapacağı haftaya duruşma koyan bir ülkeye ne dersiniz? olası ab üyesi mi? huhtemelen hayır" / the independent



"avrupa, avrupa fikrini ve kimin avrupalı olduğunu tanımlamaya çalışırken, türkiye de türklüğün ne olduğunu ve türklerin avrupalı sayılmayı isteyip istemediğini tartışıyor." / new york times



yargının değerlendirmelerine sonuna kadar saygılıyız ve yargı önünde kendimizi savunabilecek durumdayız. ancak bu davanın açılmasında şikâyet ve ihbar merci olan büyük hukukçular birliği adlı kuruluşun ve bu kuruluşun sözcülüğünü yapan kemal kerinçsiz adlı şahsın bu davayla ilgili süreci siyasi bir mücadele konusu yaptıklarını görüyoruz. dolayısıyla bizlerde bu davanın hukuki bir dava değil, siyasi kullanım ve şova bir vesile olduğu görüşü hasıl olmuştur / semih sökmen – metis yayınları

10 Eylül 2006

mavi ay

yeni bir kariyer hedefiyle yola çıktığımız şu günlerde elimize geçen her türlü belge, bilgi’yi kamuoyuyla paylaşmaya karar vermiştik.

nitekim falanca gazetenin ik ilavesinin sayfalarında ciddi ilanlar arasına karışmış ilk bakışta dikkatimizi çeken bu ilanı da kendine ‘iş’ arayan herkesin dikkatine sunuyoruz.



artık mavi ay dizisi meraklısı 80’li bir çocuk olarak çocukluk hayallerinden birini gerçekleştirmek isteyenler nereye başvuracaklarını biliyorlar.

maddie hayes’i(cybill shepherd), david addison’u(bruce willis) ve bayan topesto’suyla moonlighting’den esinlendikleri apaçık belli olan bu arkadaşların onlar kadar profesyonel olup olmadıkları hakkında tahmin yapmak için de siteleri ziyaret edilebilir.

hizmet alanları’ndan ‘öğrenci ve genç araştırma’, ‘evlilik öncesi araştırma’ gibi maddeleri görünce oha falan oluyoruz. bununla birlikte ‘olay yeri inceleme ve araştırma’ maddesini görüp ilk etapta tipik bir csi-fikirtepe özentiliği sezilse de ülkedeki yasal mevzuatlardan olay mahallindeki polis arkadaşların “de gedin la işinize” diyerek kendilerini olaya müdahil etmeyeceğini tahmin edebiliyoruz.

‘sahte ve şüpeli evrak araştırma’ maddesindeki şüpeli kelimesini görünce de ilgili dedektiflik bürosunu ciddiye almalı mıyız diye düşünmedik değil.

şşşt, mavi ay’cılar, size diyorum. sıkıysa beni de bulun, deşifre edin;)

p.s(inanamıyorum en sonunda p.s yazabildim. geriye 'hamiş' ve 'yok artık lebron james' diye yazmak kalıyor):

lan olm bunun cv'si mi olur? ne yazılabilir ki böyle bir iş başvurusunun cv'sine?

cv'ye yazmak için öneriler:
kız arkadaşımın hotmail'ini hackledim
sevgilimi başka biriyle bastım.
mavi ay'ın, matlock'ın, san francisco sokaklarının tüm bölümlerini izledim.
q2’nin kim olduğunu biliyorum.

08 Eylül 2006

istif®a

eylül 12, 2006
personel müdürlüğü'ne,

ulan sayın müdürüm,

fi tarihinde başladığım görevimden, fa tarihinde, 4857 sayılı iş kanununun 17. maddesine göre tüm yasal haklarımı alarak ayrılmak istiyorum.

istifamın kabulünü ve gereğinin yapılmasını arz ederim.
sizlere ve filan company'ye gelecekte başarılar diliyorum.

saygılarımla,
falan filan



nihayet aylardır planlayıp da yapamadığımızı yaptık; "patron, iyisiniz, hoşsunuz ama çalışma ortamı bok gibi. artık sizinle çalışmak istemiyorum"un kibarcasını söyledik, sonra gidip istifamızı yazdık.

çok değil, bir bilemedin en fazla iki ay sonra muhtemelen başka bir muhitten bildireceğiz.

bir süre sonra açık ofisin tarafımızca tescilli kaşar kenar mahalle dilberinin gözümüze kulağımıza soktuğu özel hayat saçmalıklarını dinlemek, dedikodularına, ikiyüzlülüklerine katlanmak, ortamdaki diğer bilumum teenager'ların tüm gün internetten gelinlik modeli bakmalarına tanık olmaya, haftalık periyotlarla solaryum salonundan telefonla randevu alma çabalarına, 'boyfrend'leriyle telefondan yaptıkları aleni kavgalarına, müziklerine vesair saçmalıklarına katlanmak zorunda kalmayacağımız için mutluyuz.

gazeteyi elimize aldığımızda spor haberleri ve arka sayfa güzelinden sonraki durağımız sarı sayfalar, bilgisayar başına geçtiğimizdeyse kariyer siteleri yeni sörf alanımız olacak.

her gittiğimiz iş görüşmesinde aynı sorulara aynı cevapları vereceğimizi biliyor olmak ve tüm bu iş arama, görüşme, bulma, başlama, uyum sağlama süreçleri canımızı sıkıyor olsa da yeni bir iş deneyimine hazırız.

bir kaç ay sonra yenibirişyeri ortamında, mesela kafa dengi bir kaç arkadaşla öğle yemeğine giderken merdivenlerde karşılaştığımız güzel gözlü kızın bizi nasıl bir ateşin içine attığını söyleyebilmeyi ümit ediyoruz.

güzel kardeşim, dolaptan siyah takım elbisemi, gömleğimi, kravatımı getirir misin?

07 Eylül 2006

şişli taksim

iş çıkışı yine kendimizi yollara vurduk.

muhitimizden henüz fazla uzaklaşmamıştık ki şişli camii’in arkasındaki parkta bir kalabalık görüp anlam veremediğimiz sesler duyunca oraya doğru yollandık.




ilk gördüğümüzde kilise korosu sandığımız(sorsan britney spears’ın çocukken kilise korosunda şarkı söylediğini bilmesi dışında bir kez bile görmemiştir kilise korosunu bu satırların yazarı) baştan aşağı renkli elbiseler giyinmiş bu yaklaşık bir düzine orta yaş müzik insanlarının icra ettiği müziğe kapıldığımızda da kaydedip daha sonra blogumuzda yayınlamak ve böylece senin gibi gençlerle paylaşmak için bir kameramız olmadığına da ilk kez hayıflandık.

kırmızı puantiyeli elbiseli blogirl’ün bir istanbul misafirliğinde gördüğünü söylediği görme özürlü müzisyenlerden daha profesyonel ve daha hareketli oldukları kesindi. henüz ismini bile bilmediğimiz bu müzik grubu(gogol bordello ve hatta google bordello olmadıkları kesindi)’na ve şişli belediyesi’ne bu güzel açıkhava müzik ziyafeti için içten teşekkürlerimizi iletip rüzgarın sürüklediği yöne doğru devam ediyoruz yolumuza.

her zaman yavaş tempoda yürüyerek ulaştığımız taksim’e bu kez metro nişantaşı durağından gitmeye karar veriyoruz. bitmek bilmeyen merdivenleri inerken her zaman söylediğimiz ve bu yüzden artık bir klasik olan “ulan yürüsek şimdi çoktan varmıştık taksim’e” serzenişinde bulunuyoruz. bir durak sonra inip yaklaşık yarım saat yeraltında yürüdükten sonra(yazar burada edebiyatın abartma özelliğini kullanmıştır) merdivenleri çıkarken kafamızı yukarı kaldırdığımızda rahatlıkla seçebildiğimiz taksim semaları, havanın henüz kararmadığını söylüyordu bizlere.

istiklal’den içeri girip yürümeye başlıyor, james joyce okusan ne yazar, yalnızsın diyenlerin fikrimizi çelmesine izin vermiyor ve en yakın kitapevinden içeriye dalıyoruz.



metin fidan’ın ayrıntılar'ı yokmuş. çıkmak üzereyken cadde kenarındaki pencerenin önünde evindeymişcesine bir rahatlıkla üzerinde eşofmanları, önünde kahvesi olduğu halde kitap okuyan bu hamfendi dikkatimizi çekiyor. elbette sandalyeyi boş bulanlar dizlerini kırıp yan taraftaki cafe’den bir çay söyleyerek keyif çatamıyorlar, promosyon icabı olduğunu anlıyoruz gördüğümüzün ama emin olmak için geri dönüp kitaplardan sorumlu arkadaşa soruyoruz;

“pardon, orada oturan kişi dekor mu”

“reklam için orada, ama dekor değil, kanlı, canlı biri o”

“ah elbette görebiliyorum bunu, emin olmak istedim. teşekkürler.”


deyip çaktırmadan bir poz alıp çıkıyoruz.

aynı kitabı bir yere daha sorup yok cevabı alınca çaresizce işe yarar başka bir şey arıyor gözümüz ve aşağıdaki şeyi buluyoruz:



eylül 2006 basım(daha bir kaç gün) bu nick hornby’nin futbol üzerine son kitabını ilk okuyacak kişilerden biri olmanın vereceği tuhaf(kendini bi bok sanma duygusu diyelim artık) duygudan ziyade nick hornby’nin futbol üzerine neler söyleyebileceğini(oha artık) merak ediyor ve üç günde bu kitabı bitireceğimize dair kendimizle iddiaya giriyoruz.

kızılkaya’lara gitmek üzere hamle yapıp da bereket döner’de karar kılan ve bu kararından pişman olan kaç kişi vardır acaba? en az bir(kendimizden biliyoruz). hele yemeğimizi parmaklarımıza, azıcık elbisemize bulaştırınca bir daha bereket dememek için bu olayı hafızamızın yakın bir kenarında tutmaya karar verdik.

karnımızı da doyurduk, gitmek için hazırız derken az ilerideki bir kalabalık dikkatimizi çekiyor.



kuklasıyla bu adamı görür görmez john malkovich’i saygıyla anımsıyor, taksim’de ilk kez gördüğümüz bu aktiviteyi ve küçük prens’ten, kırmızı başlıklı kız’dan, külkedisi’nden söz eden bu kırmızılı adamı meraklı gözlerle izleyip akabinde gerisin geriye dönüyoruz.

ve akşamüzerinden arta kalanlar:

istiklal’de solaryum yanıklı bir tiki yanındaki arkadaşına söyleniyor:
"yine akşam oldu, yine kırolar doldu"

genç bir delikanlı sinema afişleri önünde film beğendiremediği manitasına söyleniyor:
"kabir azabı yaşatıyorsun bana, kabir"

ruhi bey kılıklı –ve ruhi beyden daha yaşlıca- bir adam kısa boylu, tıknaz bir kadına söyleniyor:
"param olmadığını biliyorsun, öyleyse neden çağırdın beni"

nick hornby "futbol ateşi"nde galiba futbol'un ne olduğunu ilk kez bu denli bir gerçeğe yakınlıkta anlatıyor:
"beni en çok etkileyen şey kalabalık veya yetişkinlerin “ibne” kelimesini başkalarının ayıplamasından korkmadan, canları istediği kadar yüksek sesle bağırma hakkına sahip olması değildi. beni en çok etkileyen, etrafımdaki erkeklerin ne kadar büyük bir kısmının orada olmaktan nefret, kelimenin tam anlamıyla nefret ediyor olduğuydu. bu tabiri kullandıkları yerlere baktığımda, benim gördüğüm kadarıyla o öğleden sonra gerçekleşen hiçbir şey hiç kimseyi memnun etmedi. daha düdük çalar çalmaz öfke kendini gösterdi(gould sen satılmışsın. o satılmış! haftada yüz sterlin mi? haftada yüz sterlin ha! seni seyrettiğim için o parayı bana vermeliler.); oyun devam ettikçe öfke yerini taşkınlığa bıraktı, sonra da suratı asık sessiz bir memnuniyetsizliğe dönüştü. tamam, tamam, ne diyeceğinizi biliyorum. highbury’de başka ne bekleyebilirdim? ama chelsea, tottenham ve rangers’ın da maçlarına gittim ve aynı şeyi gördüm: yani maçın neticesi ne olursa olsun, futbolda yaşanan doğal hal, küskün bir düş kırıklığıdır."

05 Eylül 2006

x files, x box



o kutuyu kim, niye göndermişti,
anyone’ın masasında ne arıyordu,
içinde neler vardı?

sorular, sorular, sorular!

tüm bu soruların cevabını yeryüzünde bilen sadece birkaç kişi vardı ve sırlarını mezara kadar götüreceklerdi.


göndericiye not: gönderin, gördüğün gibi elime ulaştı, çok sevindim, çok teşekkür ediyorum, çooooook sağol ve bu arada seni artık kıskanmıyorum;)

03 Eylül 2006

hayat memat meseleleri

bir öss’yi daha ifa ettik. alışıldık üzere başarılı öğrenciler en yakın ozalitçiden 2,5 liraya dershane logosu bastırılan 5 liralık tişörtlerle(toplam maliyeti 7,5 lira) basın karşısına çıkarıldılar sağında anne/babası, solunda dershane müdürü olmak üzere ama başarısız öğrencisiyle gastecilerin karşısına çıkan tek bir delikanlı dershaneci bile çıkmadı ya, yazıklar olsun.

neden “elimizden geleni yaptık ama öğrenci malsa biz ne yapalım. tüü senin kalıbına” diyerek milyonların karşısında çocuğu azarlayacak ya da “bu çocuk bir eğitim sistemi mağduru olarak sınavda sondan 250. oldu ama iyi bir kişiliği var, ne iş olsa yapar, ben kefilim müdürü olarak” diyecek devrimci birileri çıkmaz, bilinmez. lan(local area network), hişşşt, sana diyorum kime konuşuyoruz, aloo. devrimi pınar altuğ'un bacaklarının arasında arayan; buraya baksana sen bi. gel beraber devrim yapalım beybi.


devrimin de *mına koyduk hep birlikte*
bak bu da bir tür devrimdir aslında.

bu reklamlarda olsun, tv dizileri, filmlerde olsun karakter isimlerinin büyük bir özenle ciks isimler arasından seçilmesine kıl oluyorum. varsa yoksa cenk, kadir, kemal, ferit(hababam sınıfı, neşeli günler vs.), başak, can. turkcell’in son reklamı da öyle; nerde seçme isimler varsa ona sesleniyorlar. karadenizli balıkçıyı çağırırken bile temel reis değil de, ali reis.

“şaban” ancak bir komedi filminde olabiliyor. oysa gayet ciddi bir polisiyede neden “komiser şaban” olmasın? nerede bizim şahize, pakize, şemsihan, ferzende, satılmış, musa, naciye, tayyar. nerede bu memleket evlatları?


hep vurguluyoruz; samimi ol, canımı al.

bu ülkede x files’a konu olacak tek bir esrarengiz olayın olmaması bu ülkedeki herkesin ayıbıdır. bana tek bir gizemli olay gösteremezsiniz, çünkü yok. olsa olsa “uzaylılara taş atan köylüler”imiz çıkar, o da dizinin tek bir bölümünün bile içini doldurmak için yetmez.

yanlış anlama ama ece gürsel ve hilmi şenlendirici o gece ne yapıyordu? deniz akaya sabaha karşı axl rose’un arabasından kavga edip çıkarak nereye gitti? yarasalar gizem özdilli’ye neden saldırdı? doğuş’un gerçek babası kim? gibi topiklerle x files türkiye falan yapamayız. sağlam malzemeyle gel, kralını yapalım.


x files, mulder olmadan bir boka benzemiyor.

x files’ın pilot bölümlerini izlerken fark ettim; dana katherine scully gençliğinde çok güzelmiş be. ayrıca mulder ve scully arasındaki seviyeli birliktelik takdir edilesidir. bizim de bir aliye’miz vardı; "çocuklarım olmadan asla" diyen. o da son zamanlarda medyanın baskısıyla yoldan çıkmıştı(mıydı?).


* küfürlerde, sloganlarda, fotoğraf altlarında cinselliğin ima edilmesi, kullanılması, ön plana çıkarılmasının freudyen açıklaması da bir başka postun konusu olsun.