21 Ekim 2006

anyone efendi ile gönül sohbetleri

istanbul elektrik tramvay ve tünel işletmelerinin çamlıca’daki bir otobüs durağından geçen bir otobüsünde başlayıp kadıköy’de sona eren yarı gerçek yarı kurgu yarım saatin hikayesidir.


dikkat geyik çıkabilir!!!
(site sahibine sormadan aldım ama fotoğraf kaynağı burasıydı)

çamlıca’daki bir otobüs durağından geçen otobüslerin yarısı kadıköy’e, yarısı üsküdar’a gider. önündeki güzergah tabelasına bakmadan bindiğin otobüsün gitmek istediğin yere götürme ihtimali yarı yarıyadır. bence o durakta bu riski almaya değer; ilk gelen otobüse nereye gittiğine bakmadan bin ve seni istediğin yere götürmesini bekle. hem zaten iett’nin şans melekleri yanında değilse bile sonradan bunu telafi edebilirsin.

bu sabah ben de öyle yaptım; ilk gelen otobüse nereye gittiğine bakmadan bindim. “hey dostum bu yaptığın saçmalık” demeden önce işsiz güçsüz, orta yaş bunalımı eşiğindeki bir adamın davranışlarında mantık aramaman gerektiğini hatırlatırım.

boş bir koltuğa oturup gazetemi açıp okumaya başladım(bak 40 yeni kuruş verdim ya, hemen de benim gazetem oldu. bu mantığı anlamakta zorlanıyorum. adam eve gelir, televizyonu açar, o esnada bir dizi oynuyordur, bunu anlatırken; “oturup dizimi izledim” der. sanırsın senaryosundan, yönetimine kadar her şeyi o üstlenmiş, karşında küçük bir sinan çetin vardır. ya da alır “moron olmanın 1001. yolları” isimli kitabını eline; “kitabımı okudum” der. öyle ya birkaç ytl verdin diye hemen de senin kitabın oldu! gözlerim doldu!). gazetede hür ve kabul edilmiş masonların başkanı kaya paşakay ile ilgili bir haber dikkatimi çekti. haber değil tabi, isimlere takmış biri olarak isim dikkatimi çekti; kayapaşakay. kaya paşa kaya. kaya paşak ay. paşa kayakay. kay paşa kay. cemil zil çaldı. neyse işte tuhaf geldi bana. tuhaf olan isim değil, isim+soyisim bileşimi. yoksa kaya isim olarak gayet mantıklı, ciddi, aklı başında bir isim. üstelik kaya adında yaşça büyük bir programcı arkadaşım var. “kaya abi bunu okuyorsan selamlar. yengeye ve çocuklara da selamlar”. neyse dediğim gibi tuhaf geldi. böyle bir isim+soyisim bileşimim olacağına 10.000 ytl borcum olsun. hah ismim kaya paşakay değil, 10.000 ytl borcum da yok, ne güzel sabah sabah 10.000 ytl kârdayız. bu arada yeri gelmişken, lionslar olsun, rotaryenler olsun, masonlar olsun hepsine kıl olurum, onlarla aramızda bir bağ kurmaya kalkışmasın kimse. daha neler bir masonluğumuz eksikti. (ya o değil de bir de semra’nımın papatyaları vardı. ne oldu onlara?)

sabah sabah 10.000 ytl kazanmanın moraliyle gazeteyi okumaktan vazgeçip pencere kenarından dışarıyı izledim bir süre. otobüs, duraklardan birinde durduğunda genç bir adam dikkatimi çekti. adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti. bak hemen şimdi gözlerini kapat ve bu cümleyi kendince hayal et, kurgula:

adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.
adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.
adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.
adam önce küpesi ve sonra da tokasını düzeltti.

gerçeklerse kurguladığın gibi değil. görünüşe göre her şey normaldi; küpe dediğim cem yılmaz’ınkinden ve tek yaptığı da bir ara elini kulağına götürmekti. ve “toka” dememe de bakma; saçları uzundu ve gözlerinin önüne düşmesin diye ince siyah bir taç takmıştı kafasına, onu düzeltti. ama bunu yazdığımda eminim pek çok kişi şuh hareketlerle kırıtarak iri, kocaman taşlarla bezeli küpesini düzelten, yine aynı hareketlerle önce saçlarını arkaya atarak sonra çiçekli böcekli tokasını saçına takmaya çalışan yumuşak bir adam hayal etmiştir.

işte bir olayı görmek ve başkasından okumak arasındaki fark budur. birinde olduğu gibi görürsün, diğerinde okuduğunu yeniden kurarsın. buraya kadar gördüklerim normaldi. sonra adam yere düşen akbilini almak için eğildiğinde kırmızı tangasını gördüm. dermişim. ahah, şaka lan, yok öyle bir şey. böyle bir şey olmadı, yeminle. hem zaten bunu kelimelerle anlatmakla görmek arasında bir fark yoktur. bu olmadı ve kolay kolay olmaz da. sevgili halkımız henüz erkekte kırmızı bir tanga’ya, kadında kıç çatalı dekoltesi’ne hazır değil.

indirip bindirdikten sonra yolumuza ve izlenimlerimize devam ettik. yolda gördüğüm bir berber levhası dikkatlerimi başka bir yöne çekti, bir anda kendimi başka türlü sorgulamalar içinde buldum:

“altın makas erkek berberi”

işte bak türk esnafının en büyük takıntısı, bu dükkana isim belirlerkenki içinde altın geçen isim takıntısı, kokoreç’ten sonra ab yolundaki en büyük engellerinden biridir. nereye gidersen git, anadolunun hangi kasabasına gidersen git; altın şiş kebap evi, altın top bilardo salonu, altın emlak, altın makas terzisi, altın örümcek web ödülleri, altın kitaplar yayınevi vs. vs. liste böyle uzar gider. uluslar arası kabul gören film festivallerinden ikisinin isminin altın palmiye, altın portakal, haliç’in bir diğer isminin altın boynuz olduğunu da hatırlatırım.

oysa bir sezyum olsun, bir kalay olsun, bir alimünyum, arsenik, hassiyum, osmiyum, uranyum, kalsiyum olsun bunlar da değerli elementler. mesela hassiyum lise son'da en sevdiğim elementlerden biriydi. neden hassiyum ç’köftecisi, osmiyum lostra, zirkonyum güzellik salonu, sezyum kebap evi görmeyelim, çok mu duygusal davranıyorum acaba?

neyse uzatmayalım, otobüs son durağa geldi. nereye mi gelmişti? tabi ki kadıköy’e.

aşkta kaybeden, iett’de, ido’da, şehir hatları vapurlarında kazanır. senin gibiler için her zaman pencere kenarında boş bir koltuk vardır. ve duruma göre bazen şehir hatları vapuruna binen son kişi sen olursun ve bazen de durağa gittiğinde “bas gaza şoför kardaş / ulaştır beni yare” diyebileceğin bir otobüs hazır beklemektedir. ama minibüsler için aynı garantiyi veremeyiz.

sonuç olarak; sonuç falan yok işte. yemişim giriş gelişme sonuç üçgeninde pişen yazıları(ne oldu şiştin mi 11-f edebiyat hocası?).

gönül sohbetimizin sonuna gelirken müslüman arkadaşların geçmiş ramazanını, kadir gecesini, gelecek bayramını, diğer dinlerden arkadaşların paskalyasını, yortusunu vs. vs. kutlar, esenlikler dilerim.

konuyla alakası yok ama biterken nancy sinatra önceki gece 22:36’dan beri 127. kez -ve bence morissey’den daha iyi bir yorumla- close your eyes / and think of someone / you physically admire / and let me kiss you / let me kiss you / but then you open your eyes / and you see someone / that you physically despise / but my heart is open, my heart is open to you / but my heaaaart iiiis ooooopen my heaaaaart iiiis ooooopen tooooo youuuuuu diyordu. indir, dinle, bayram şekeri yerine geçsin. sevgiler.

15 Ekim 2006

pinhani istanbul'da

video klipten yeni haberdar oldum. şaşırdım ve sevindim.

böylece bu sayfalardan ilk youtube videosunu paylaşmak da pinhani'ye nasip oldu.

ve diğer parçalarının konser kayıtları:

unutuldular
ben nasıl büyük adam olucam
beni al
dön bak dünyaya

14 Ekim 2006

pamuk ve nobel üzerine basın ve bloglar aleminden -tek taraflı- bir derleme

tek taraflı bir derleme. objektif olmadığını baştan söylüyorum. nobel'i 'ama'sız alkışlayanların beyanları:

önce bloglar'dan gözüme çarpanlar:

alttire
benhayattayken
beyazçoraplar
borges defteri
defne koryürek
dreamsact
endişeli peri
indis luinwe
mtlda
question marx
the saint

ve basın / edebiyat çevrelerinden:

yaşar kemal: “Sevgili Orhan, Seni yürekten kutlarım. Hak ettiğin bu ödülü almana çok sevindim. Bundan böyle de aynı tutkuyla yeni romanlar yazacağına güveniyorum. İnandıklarının ardında da inatla durmaya devam edeceğine hiç kuşkum yok”

çetin altan: Orhan'ın Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış olması, bende sadece Türk edebiyatından da bir yazarın evrensel sanat pırlantaları koleksiyonunda hak etmiş olduğu yere oturmuşluğunun sevincini değil, aynı zamanda yüreğimdeki küskün ve sönmüş yıldızların ortak cümbüşünü de yeniden yarattı.

çetin altan: Hadi hoşgörünüze sığınarak bir topsöz yuvarlayalım biz de:Kendi yazarlarını ezip yok etme sadizmine tutulmuş egemenlerin; başı bitten, alt tarafı hop oturup hop kalkmaktan hiçbir zaman kurtulamaz.

ali bayramoğlu: Kanımız odur ki, Pamuk sadece Türkiye'nin değil, gerek dil, gerek entelektüel düzey, gerek roman inşası açısından şu anda dünyanın en açık ara önde gelen romancılarından birisidir. Orhan Pamuk birçok edebiyat yorumcusu için 19. yüzyılın Rus yazarları seviyesindedir.

ali bayramoğlu: Orhan Pamuk'un 1980'li yıllardan bu yana bırakın uluslararası çapta adam ve eser üretmeyi, ulusal düzeyde bile etkileyici bir adım atamayan Türk edebiyatının parlayan yıldızı olduğuna şüphe yoktur. Türkiye'de dalaşma, husumet seven, biraz da kıskanç edebiyat çevreleri Orhan Pamuk'a ne gerekçeyle yüklenirlerse yüklensinler, bu gerçek değişmez... Pamuk yıllardır ABD'den Japonya'ya, Avrupa'dan Asya'ya edebiyat eleştirmenleri tarafından dünyanın en önde gelen, en yaratıcı, en derin romancılarından birisi olarak kabul edilir.

orhan koçak: Koçak, Pamuk'a yöneltilen milliyetçi eleştiriler için de "Sanatçılar zaten eleştirel olmak zorunda. Ama Türkiye'de milliyetçilik o düzeyde ki, sanatçının asker olması bekleniyor." Orhan Pamuk'un muhalifliğinin farkını da şöyle açıklıyor: "Bugüne kadar muhalefetle iktidar arasında asgari bazı ortaklıklar, bu ortaklığın temelinde de yine de bir milliyetçilik, yabancı düşmanlığı vardı. Orhan bunun dışına çıkıyor. "Bunun dışına çıkarken de eski muhalefetin savunduğu bazı noktaları, değerleri de üstlenmemiş görünüyor. Sınıfsal sorunlar gibi."

margaret atwood: Türkiye nereye gidiyor? Bir zamanların görkemli, çokça belalı geçmişiyle nasıl uzlaşacak, eskiyle yeni arasındaki ihtilafı nasıl çözecek, laikçilerle İslamcılar arasındaki güç mücadelesiyle nasıl baş edecek ve özsaygsını, iç huzurunu, iç bütünlüğünü veya yeni bir yönü nasıl bulacak? Pamuk'un romanları hazırlop çözümler sunmaz, ama böylesi sorgulamaların dolambaçlı satırlarını acılı ve iç burkucu bir sadakatle takip eder. Bazen, karakterleri nasıl yapacaklarını bilmedikleri, ama yapmaya zorlandıkları seçimler nedeniyle, kelimenin tam anlamıyla neredeyse parça parça olmuşlardır. Onun bir romancı olarak gücü, kısmen, karakterlerini yaptıkları seçimler nedeniyle yargılamayı reddetmesinden gelir: Trajedileri, hangi yolu seçerlerse seçsinler, huzur bulamamalarıdır; daha da kötüsü, toplumlarındaki başka bir öğe onları mahkum etmeye kararlıdır.

ragıp duran: örnek bir başka tutumu da Yaşar Kemal sergiledi. Pamuk'u kutladı ve içten sevincini ifade etti. Aslında yerli yabancı bir çok uzman, Yaşar Kemal'in Nobel'i çoktan hak ettiğine inanıyordu. Ve aslında, sonuç olarak, Pamuk'un kazandığı Nobel'in yolunu da Pamuk'a Yaşar Kemal açmıştı. 1960'lı yıllardan bu yana Türk edebiyatını Batı'ya, dünyaya tanıtan en önemli Türkiye romancısı Yaşar Kemal oldu. Geçen yıl Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan Harold Pinter'in söylediklerini anımsayalım: "Ödül aslında Orhan Pamuk'un hakkıydı" demişti. İşte asalet budur. Ben geçen yıl İngiliz medyasında Pinter'e karşı, herhangi bir kişisel ya da siyasal içerikli aleyhte bir yaklaşım da okumadım. Sağcı solcu tüm İngilizler sadece sevindi, sadece gurur duydu böyle bir yazarın ödül kazanmasından.

ismet berkan: Ve son olarak, Nobel almak için Türkiye aleyhinde konuşmanın yeterli olduğunu düşünenlerin mediokratlığına ve küçük insanlığına bakıp eğlenme fırsatını bana verdiği için Orhan Pamuk'u öveceğim.

murat yetkin: Bu tartışmalar durulduğunda, geride kalan bir Türk yazarın Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığı kaydı olacaktır. Bugün, haklı hayal kırıklıkları nedeniyle sevinemeyenler de o gün sevineceklerdir. Orhan Pamuk'un iyi bir yazar olarak tescili için Nobel'e ihtiyacı yoktu bence. Nobel'in siyasileşmesi yeni bir şey değil çünkü. Pamuk, Nobel olmadan da iyi bir yazardı, dünyada okunan bir yazardı. Şimdi, edebiyat tarihi kaydına da girmiş oldu. Dün Fransa'nın üzdüğü yüreklerimize serin bir su serpti Pamuk.

şahin alpay: Evet, Nobel edebiyat ödülünü kazananların hemen hepsi ülkelerinde tartışmalı kişiler. Örneğin Nobel edebiyat ödülü 2004'te Avusturya'daki tutuculuğa yönelttiği eleştirilerle tanınan Elfriede Jelinek'e, 2005'te de ülkesinin Irak Savaşı'na bulaşmasına şiddetle karşı çıkan İngiliz oyun yazarı Harold Pinter'e verildi. Toplumlarına eleştirel gözle bakamayan, yani entelektüel vasıfları olmayan yazarların dünya çapında yaratıcılık gösterdikleri görülmüş şey midir?

jale parla: Orhan Pamuk Nobel almak için yurtdışında bu vatan haini profilini çizmek zorundadır tezini anlamakta gerçekten zorlanıyorum... Herhangi birinin, yazar olması da şart değil, kimliğini oluştururken, sıyrılacağı ilk kabuk, herhalde, olayları çarpıtmasına, doğruları gözardı etmesine, kendinde ve ırkında üstünlükler vehmetmesine neden olan bir hastalıktan, milliyetçilikten kurtulmak olmalı. Benim okuduğum Orhan Pamuk da, bu kusurlarla malûl milliyetçi bir yazar değildir. Ve iyi ki de öyle değildir.

hakkı devrim: Ben ki yıllardır, «Günün birinde bir Türk romancısına Nobel Ödülü verilecekse, bunu alan Orhan Pamuk olacaktır» der dururum. – Bu kadar çok sevinmemin bir sebebi belki de budur, diye kendi halime kendim de gülmeye başladım daha sonra. Haber devam ederken, düşünmekten, sevinmekten, bu ânın tadını çıkarmaktan vazgeçerek, alenen ve resmen ağladım. Alenen dediğime bakmayın, odamda kimse yoktu. Resmen demem de tuhaf, bu konuda Türkiye'nin resmî görüşü benimkinden çok farklı olabilecektir. Nitekim CNN Türk'ten kulağıma nahoş sesler gelmeye başladı bile...

zeki coşkun: Pamuk'un Türkiye toplumuna, edebiyat çevresine karşı var olan 'dışarılıklı' tutumu sessizliğin, kayıtsızlığın gerekçesi olamaz. Onun yazarlığını da, siyasal, düşünsel kimliğini de tartışma, yargılama hakkımız vardır. Ama linç karşısında sessizlik suçtur. Nobel'in bu karşıtlığı daha da derinleştirmesinden korkarım. Orhan Pamuk'u bir romancı, bir yazar olarak tartışmak mümkün olacak mı?

can dündar: Jürinin "buldu" dediği "kültürel çatışmalara dair yeni semboller" bunlardır.Her eşyanın "Avrupa'sı"nı arayan, biri yere tükürse "Avrupa'ya rezil oluyoruz" diye sızlanan, Avrupa istedi diye yasalarından barbarlığı ayıklayan bir hayranlığın, ilk bocalamada yerini "Onlar kendilerine baksın" refleksine bırakması ve Avrupa menşeli eşyaları hedef alması bir romancı için eşsiz malzemedir. Pamuk, Avrupa hayalinin kuşaktan kuşağa yüz değiştirişini, müzakere sürecinin vize kuyruklarıyla birlikte uzayıp gidişini ve Avrupa'nın sınır boylarında, Doğu ile Batı arasındaki tampon bölgede yaşayan bir toplumun bir uçtan diğerine savruluşunu keskin bir gözlemcilik, yarı hiciv, yarı keder taşıyan bir ustalıkla romanına nakşetti.Kitaplarını okuyanlar iyi bilirler ki Pamuk, ne o eski düş ülkesinin hayalcisi ne de bugünkü Batı garezinin destekçisi olmuştur.O, bu medcezir içinde, vaatkâr bir rüyanın ümitsiz bir kâbusa dönüşmesini betimleyerek tam da dünkü gazetelerin ruh halini anlatabilmeyi başardığı için ödüllendirilmiştir.

derya sazak: Orhan Pamuk'a yönelik kampanya 1930-40'larda Nâzım Hikmet'in, Sabahattin Ali'nin, Zekeriya Sertel'in başına gelenlerden çok mu farklı?!***

semih idiz: Nobel Edebiyat Ödülü zamanında dünyaca ünlü şairimiz Nâzım Hikmet'e verilseydi bu kişiler buna da sevinmeyeceklerdi. "Rejim muhalifi bir komünist olduğu için aldı bunu" diyeceklerdi. Aynı şey Yaşar Kemal için geçerli. "Kürtçü olduğu için aldı ödülü" diye kestirip atacaklardı. Yani bu sığ yaklaşımın sonu yok. Fakat şunun bilinmesinde yarar var. Nobel Edebiyat Ödülü'nü bugüne kadar kazanmış olanlara bakıldığında çoğu şu veya bu şekilde aykırı olan kişilerdir. Bu ise işin doğasında var. "Entelektüel olmak" da zaten bir noktada "sürüden kopmayı" ve başkalarının dile getirmekten çekindikleri görüşleri telaffuz etme cesaretini göstermeyi gerektirir. Emile Zola'dan Noam Chomsky'ye kadar bu defalarca kanıtlanmıştır.

osman ulagay: Orhan Pamuk başka Türklerin çok zor başarabileceği bir şeyi başardı. Onun Türkiye'ye kazandırdığı itibarı, ona "hain" diyenlerin topu bir araya gelse kazandıramaz.

13 Ekim 2006

when i was kid

kardeşim 12 yaşında, ilkokul 5’e gidiyor abisi, ablası. sabah uyandığında ilk iş olarak gider ayaklarını yıkar, bir anlam veremem. evdeki kimse bir anlam veremez zaten. banyo kapısı önündeki terliği ıslak gördüğünde kimin yaptığını anlarsın. “yine nerelere gittin lan rüyanda” diye sorarım cevap vermez. sorsan prömierşip’in tüm takımlarını yedek oyuncularıyla sayar oysa. koyu bir cimbomlu olarak gassaray’ın son 5 seneki tüm avrupa maçlarını, yine son 3 seneki çelsi - livırpol maçlarının, cl’deki barselona - çelsi maçlarının istatistiki bilgilerini eline verir istersen. evet, kimin kardeşi.

ailemizde benden başka arızalı tipler de olabileceğini anlamayasınız diye kız kardeşimin 5 yaşındayken atilla taş’ın ham çökelek şarkısını ezbere bildiğini, yine şimdi beş yaşındaki yeğenimin sıkı bir ismail yk hayranı olduğunu söylemeyeceğim elbette. kaç kere söylemişimdir bu müzik albümlerine işte 0-5 yaş grubu içindir, yok 8-13 yaş grubu içindir diye ibareler koyun, mümkünse poşete koyun diye tüyap’tı, müyap’tı bilumum müzik sendikalarına. telif haklarına gelince yırtınıyorsunuz ama naaber, küstüm sana erol köse.

hazır çocuklardan söz etmişken burada gündeme damga vuracak bir bilgiyi kamuoyu ile paylaşıyorum: “ben de küçükken çocuktum”. evet, bu inanılması güç itiraf pek çok kişide özellikle hayata direk 20 yaşında başladığımı sananlarda şok etkisi yaratacaktır muhtemelen ve çoğu kişi inanmak istemeyecektir ama kanıt isteyenlere de elimde bomba gibi kanıtlar var; oku ibret al:


clementine ilk gözağrımdı

çukulata kağıtlarındaki arapça yazıları görünce kutsal sanıp yerden kaldırıyordum.

uzun bir zaman sağda solda duyduğum; mahallede doğum yapan biri olduğunda içilen lohusa şerbeti’ni doğum sırasında leğende biriken su sanmıştım. nasıl içerler öyle şeyleri deyip iğrenmiştim. ıyyğk.

özmichigan’daki günlerimizde ben, keno, xalo bir araya gelip futboldan, bruce lee’den, çizgi filmlerden konuştuğumuz bir gün konu karatecilere geldi. “olm, birini öldürdükten sonra gelen polislere karateci kimliğini gösterirsen seni serbest bırakırlar” deyince o an karateci olmaya karar vermiştim.

uzunca bir süre elektriği ediz hun’un bulduğunu söyleyen bir denyoya inanmış, kendisini televizyonda her gördüğümüzde “ulan helal olsun, adam hem artist, hem elektriği bulmuş” şeklindeki övgülerimizi tek yönlü olarak iletiyorduk. yok ne o, ne de zeki müren hiçbir zaman bizi göremedi.


bir kovboy filminin iyi olmasının tek şartı filmin başında halka içinde kocaman ağzını açıp kükreyen aslan bölümünün olmasıydı. sadece “aslanlı filmler” iyiydi, diğerleri için zaman kaybetmeye değmezdi.

cüneyt arkın idölümüzdü ama daha o zamandan bir ahu tuğla olsun, serpil çakmaklı, hülya avşar olsun filmlerinden nefret eder, evdekiler izlemesin diye kanal frekans ayarlarını bozardım(evet baba, anne, kardeşlerim itiraf ediyorum; o bendim).

muhtemelen ergenlik dönemine kadar, yağmur altında duramayan sahte sarışınların saçlarındaki boya akmasın diye yağmurdan kaçtığını sanıyordum. (tamam peki itiraf ediyorum bu şekilde düşünmem daha uzun sürdü ama ne fark var; ha boya akmış, ha saçları bozulmuş?)

ortaokul’u bitirene kadar okul benim için eğlenceli bir yer olmadı, olamadı be zeytin gözlüm. daha türkçe’yi doğru dürüst öğrenememişim, derslerim de kötüydü zaten. hele bir müdür vardı ki, babamdan çok korkardım. öyle ki 7-8 yaşlarında, ilkokul 1-2’ye gittiğim bir dönem ben ve en yakın arkadaşım bir gün sokakta çamurların içinde oturmuş oynuyoruz, çamurdan adamlar, atlar, arabalar kısaca “a” ile başlayan şeyler yapıyoruz. daha alfabenin ilk harfini öğrenmişiz çünkü. 200 metre uzaktan müdürü gördüm, otoriteye saygıyı öğretmişler ya, 200 metre uzaktan onu görür görmez ayağa kalkıp esas duruşa geçtim, karşımdan geçince de kafamı yukarıdan aşağıya doğru hareket ettirerek selam verdim. her ne kadar sonradan anarşistliğim tuttuysa da o zamanlar böyle de bir düzen adamıydım işte. askerden dönünce de patrondu, devletti, otoriteydi takmamaya çalışıyorum gücüm yettiğince. askerdeyken yapamazdım, sıkıysa yap, askerliğin bitmez lan. emredersin komutanım.

12 Ekim 2006

benim adım nobel



kopartılan fırtınalara bakılacak olursa; türkiye’nin vicdanı, türkiye’nin gururu olamayacak, çok yazık.

hatırlarsak ilk okul öğrencilerine verilen okuma fişlerini andıran 'ali topu at, ayşe ip atla, öldür gökhan öldür' ve benzeri cümlelerin bolca geçtiği metal fırtına serisi aylarca çok satanlar listesinde yer almıştı; bu okuryazarlık düzeyiyle aşırı milliyetçi cenahın tepkisini de hesaba kattığımızda pamuk’un tek bir kitabını başından sonuna kadar okumamış güruhun, ‘nobel ödüllü’ yazarın edebiyatına laf sokma çabalarına, “zaten nobel’i alacak olsa yaşar kemal alırdı”vari tepkilerine de şaşırmamak gerekecek.


yemişim orhan’ı, pamuk’u / moldova’ya 5 takmışız, kim takar nobel’i!
avrupa avrupa duy sesimizi / bu gelen türkiye'nin ayak sesleri...!!

11 Ekim 2006

rüya



karanlık bir yerdeyiz. bir geminin içindeyiz sanki ama emin değilim henüz. yukarıya çıkan bir merdiven olmasından bodrum gibi bir yerde olduğumuzu anlıyorum. yanımızda iriyarı, uzun boylu bir sorgucu ve zorla tutulduklarını düşündüğüm bir kaç kişi daha var. bir ara merdivenlerden tırmanıp çıkmayı düşünüyorum ama başaramıyorum. sonra içerinin çok sıcak olduğunu farkediyorum. birden yanımda yüzünü göremesem bile sevdiğim kişinin de olduğunu farkediyorum.

ayet-el kursi duasını söylemeye çalışıyorum çünkü söylersem kurtulacakmışım gibi bir his var içimde. özellikle çocukluğumda herhangi bir belada, başım her sıkıştığında işe yaramıştı. dua'nın ortasına bir yere gelince tıkanıp tekrar başa dönüyorum. bir yandan da içerisinin çok ısındığını farkedip sevdiğim olacak yanımdakine "burası çok ısındı" demeye çalışıyorum ama ağzımın olmadığını, konuşamadığımı farkediyorum. kolundan çekerek merdivenlerden yukarı çıkıyoruz. ve duayı okuyabilmişiz ki kanatlanıp gökyüzüne uçuyoruz, özgürüz. uyandığımı sandım. hala dua'yı söylemeye çalışıyorum ama ama her karabasanda olduğu üzere konuşamıyorum. bağırmaya çalışıyorum olmuyor. son anda allah-u ekber diyerek uyanabildiğimi farkettim ama tüm bu olup bitenlerin ne kadarı rüya'nın parçası ne kadarı uyandıktan sonraki o ilk 1-2 saniyede olup bitenler emin değilim.

üstümün açıldığını, sırtımın hafifçe üşüdüğünü farkediyorum sonra. yorganı üstüme iyice örtüp bildiğim duaları tekrar söyleyip uyuyorum. sabaha karşı tekrar uyanıp bilgisayarı açıp gördüğüm rüyanın etkisiyle okuduğum duanın türkçe mealini okuyunca gözlerim nemleniyor, ağlamaklı oluyorum. bilgisayarı kapatıp tekrar uyuyorum.

tuhaf bir rüya, tuhaf bir geceydi. hayırdır inşallah.

05 Ekim 2006

cohen ve teoman


artık işsiz, güçsüz bir adam olarak zaman dolduracak aktiviteler gözlediğimiz; misal filmekimi'nin bir an önce başlamasını beklediğimiz bu günlerde; festival kapsamındaki bir etkinlikte bir cohen ile çoluk çocuk popçusu teoman'ın ismini aynı afişte görmek midemizi bulandırmaya yetti.

ergenleri andıran sesi bir yana konserde, bir kaç hafta önce bar çıkışı 'götürdüğü' 'karı'lara hitaben "i'm your man" diyecek belki de.

bu kimin bok yemesidir bilmiyoruz ama festivalcilerin işiyse çok ayıp etmişler. oldu olacak seneye de ismail yk coverlasın. yok ebenina manastırı.

mahalledeki arkadaşlarla çok sinirlendik, diyecek başka laf bulamıyoruz.

biterken the future çalıyordu.