30 Mayıs 2006

pinhani diyorum sana

ne pini, nerede pin, nereden bileyim dedi bir arkadaşım. bir diğeri de sensin pinhani, küfür mü ediyorsun bana dedi.

yok be güzelim grubun ismi pinhani, yeni çıkmış deyince de haa, yabancı değil mi, ne o öyle piranha gibi deyince off, neyse dedim ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.

pinhan, gizli demekmiş eski türkçede, pinhani'de çoğulu, gizliler anlamına geliyormuş. bir kaç yerde okumuştum önceden pinhani'yi ama öyle yüzeysel, fazla üstünde durmadan. sonra radikalde ayça şen'in bu yazısını okurken aklımda kalmış legal mp3'lerini sitelerinden indirebilirmişiz diye. bir kaç gün önce de dön bak dünyaya'yı indirdim sitelerinden.

yalnız kaldıysan , kalkıp pencerenden bir bak / güneş açmış mı , yağmur düşmüş mü / dön bak dünyaya / herkes gitmişse , sakince arkana dön bir bak / dostun kalmış mı , aşkın solmuş mu / dön bak dünyaya , dön bak dünyaya / bir sonbahar kadar yalnız , bir kış kadar savunmasız / ya da ilkbaharsan , yolun başındaysan / asla vazgeçme , kalkıp da pencerenden bir bak / güneş açmış mı , yağmur düşmüş mü / dön bak dünyaya

şeklinde sözleri olan şarkıyı üst üste birkaç kere dinledim, ilk şoku atlattıktan sonra da bir şarkıyla yetinmeyeceğime karar verip albümün tamamını illegal yollarla bulmayı denedim.

yarım saat sonra sırayla diğerlerini de dinlemeye başlamıştım. önce

içinden geleni söyle , kalırsa yazık olur / hayata küsüverirsin , hüzünler seni bulur / bişeyler yapabilirsem güzel gözlerin için / başından geçeni anlat , masaldır benim için

diyen hele bi gel, sonra

bugünüm yarın olsa , ya da hep yeni baştan / yaşamak ne güzel olur hiç başlamamışsan / geriye ne kalırdı yaşananları atsan / seni bir daha yaşamak isterim aslında

diyen beni al.

bu basit ve fakat gücünü, etkisini basitliğinden alan sözlerin üstüne sinan ve zeynep’in vokali ve iyi müzik de eklenince birkaç gündür bıkmadan, usanmadan üst üste dinlediğim bir albüm çıkmış. hala sağda solda ne kadar mütevazi olduklarını görünce şaşırıyorum, muhtemelen ne denli büyük bir iş başardıklarının farkında değiller(elbette isterim ki hep öyle kalsınlar).

itiraf etmek gerekirse hala illegal yollardan indirdiğim albümü dinliyorum ama kısa süre sonra parasını ödeyip alacağım.

ebru çapa'nın ayça şen'e söylediklerine(sen beni psikopata bağlamak mı istiyorsun abi? hıyanettir bunun adı. seni bilemeyeceğim ama ben bu albümü dinleyip aşık filan olmam, hastanelik olurum) hak veriyorum aslında. belki de kırmızı reçeteyle satılması gereken bir albüm. son olarak galiba birlikte yaşlanmak isteyebileceğim bir müzik grubu pinhani.

grup üyeleri


kuzenler(sinan & zeynep) mutlu günlerinde:)

sinan kaynakcı
25 aralık 1979'da istanbul'da doğdu. çocukluğu florya ve bakırköy'de geçti. cağaloğlu anadolu lisesi'nden 1998 yılında mezun oldu. müziğe bu okulda başladı. 1995 yılında yan flüt ve gitar çalmayı öğrendi. 1996 yılından itibaren aralıklarla stüdyo hiphop'ta bateri dersleri aldı.
2001-2003 yılları arasında van basten grubuyla beyoğlu barlarında canlı müzik yaptı. bu dönemde kendi parçalarını yazmaya başladı. farklı hedefleri nedeniyle gruptan ayrılmak zorunda kaldı. 2004 yılı sonunda zeynep'le kaydettikleri demoyu akın eldes'e dinletti ve albüm kaydı başladı. grubun vokalist ve ritm gitaristi

zeynep eylül üçer
16 eylül 1985'te istanbul'da doğdu. çocukluğu teşvikiye'de geçti. 1991-1997 yılları arasında trt istanbul çocuk korosunda şarkı söyledi. orta okula istanbul'da başladı. 1 yıl sonra ailesiyle antalya'ya yerleşti. antalya koleji'nde okudu ve okulu adına 2.ligde uzun süre basketbol oynadı. sinan'ın ona hediye ettiği bas gitarla aktif müzik yaşantısı başladı. müzik öğretmeni olan annesinden solfej ve armoni dersleri aldı. 2004'te demo kaydı için istanbul'a geldi. 2005'te albüm kaydının başlamasıyla yeniden istanbul'a yerleşti. grubun bas gitarist ve vokalisti

not: grup üyeleri hakkındaki bilgiler sitelerinden alınmıştır.

29 Mayıs 2006

dia-logs

çalma zili. evde kimse yok ki. koltuklar, kanepeler var sadece. kanepeler mi kapıyı açacak? kanepeler kapıyı açamaz ki.
(zili çalalım, belki biri kapıyı açar" demem üzerine 6 yaşındaki yeğenimin verdiği cevap)

almanya’da insanlar üst üste mi otobüse biniyor?
(ağzına kadar dolu belediye otobüsü yolcu almak için tekrar durduğunda şoföre “otobüs dolduğunda her durakta durmak zorunda değilsin kaptan” diyen bir yolcuya “almanya’da her durakta duruyor ama” diye cevap veren bir başka yolcuya bir başka yolcu cevap veriyor)

gideceğim bu memleketten. bir de özlersin diyorlar, nesini özleyeceğim ki. ya kurallara hiç uymazsın, ya hep uyarsın. bazen uymak, bazen uymamak da ne demek oluyor?
(otobüs kırmızıda durduğunda inmesi için kapıyı açmayan şoföre genç yolculardan birinin verdiği tepki)

aa, bu şarkıyı biliyorum ben, çok güzel şarkı.
(işyerindeki tipik ingilizce bilmeyip sözlerinden zerre kadar anlamayıp hotel california çalan elemana, şarkının aşk şarkısı olduğunu sanan bir diğer elemanın tepkisi. bu arada bu da ayrı bir geyiktir, hatta klasik olmuştur: ingilizce bilmeyip ingilizce şarkı dinleyen herkesin playlistinde olması gereken bir şarkıdır hotel california)

o gün çok güzel olacağım aşkım. renkli lensimi de takacağım.
(güzelliğin; olmak için yola çıkılabilecek bir hedef olduğunu sanan, tanga, g-string giyerek, güzellik merkezi, solaryuma giderek sınıf atladığını sanan, olduğundan farklı görünme çabalarını izlemek zorunda kalırken(bkz: açık ofiste çalışmanın dezavantajları) kusmamak için kendimi zor tuttuğum, aynı ortamda bir ay daha kalırsam kadınlardan nefret etmeme sebep olabilecek ve ayrı bir post olarak tarafımca değerlendirilmeye alınmayı hak eden, etiler’de oturur görünümlü kaşar kenar mahalle dilberi, işyerindeki bir diğer elemana bir etkinlik sırasında nasıl olacağını söylerken)

hassiktir!
(beşiktaş vapurunu 20 saniye farkla kaçırınca ben)

27 Mayıs 2006

ben, MSN, o, biz, siz, onlar



çıkan kısmın özeti(dış ses):

fransa’nın brezilya’yı 3-0 gibi net bir skorla yenerek dünya kupasını kaldırdığı sene; internet’in internet cafeler aracılığıyla ülkede yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı bir dönem. msn messenger henüz icat edilmemiş, mirc uzun süredir, icq ise bir süredir sanal alemlerin popüler programlarından. cumartesi öğleden sonraları iş çıkışı internet cafeye gidip bir yandan 18 yaşından küçüklere yasak sitelerde sörf yaparken bir yandan da mirc alemlerinde kız düşürmek ortalama yurdum delikanlısının rutini olmuş. kahramanımız anyone’da hem ortama ayak uydurma, hem de 20’li yaşların verdiği heyecanla bir süre icq, mirc alemlerine dadanmış; ne yazık ki uzun bir chat konuşması sonrası sıra buluşmak için yer tarifine gelince; “altıyol’a gel, kadıköy’deki boğanın taşaklarının altından el sallayacağım” diyen bir denyo’nun yaşattığı hayal kırıklığıyla bu alemlerden yıllar sonra birbirinin çevresinde dönüp duran iki yeşil adam görene dek uzak kalmıştır. aşağıda okuyacaklarınız kahramanımızın yeşil/kırmızı adamlar/kadınlarla ve kendisiyle yüzleşmesini anlatmaktadır.

tanışma

ilk kez ankara’da askerlik yaparken bir pazar sabahı çıktığım çarşı izninde aspava’da yediğim menemen’den sonra gittiğim kızılay’daki bir internet cafe’de tanıştım bu birbirinin etrafında dönüp duran yeşil adamlarla. fakat ilk izlenim pek etkileyici değildi, bir şey yapmadım, zaten henüz listemde de kimse yoktu, maillerimi okuyup çıktım.

askerlik dönüşü tekrar başladığım eski işyerinde departmandaki herkesin birer msn hesabı olduğunu görünce tekrar hatırladım, üstelik bu kez listeye ekleyecek birileri vardı.

online yıllar

her şey iyi gidiyordu; listene sadece tanıdığın, bildiğin, emin olduğun kişileri eklemek gibi bir şansın vardı. yaptığın konuşmalarla ilgili küçük ayrıntıları daha sonra hatırlamak için kaydedebilir, kullandığın rumuzunun sonuna ister listendeki özel buddy’ler için, istersen o anki ruh durumuna göre istediğin hedef kitleye mesaj kaygılı eklemeler yapabilirdin. sonraki versiyonlarda eklenen ve almanya’daki arkadaşınla görüntülü konuşma yapmanı sağlayan görüntülü konuşma, avatarlar, ifadeler, göz kırpmalarını saymıyorum bile.

nerede olurlarsa olsunlar aynı programı kullanan arkadaşların sana bir msn penceresi kadar uzak/yakın mesafedeydiler. uzun bir süre msn ile ilişkimiz winamp, media player ve hatta internet gezginini bile kıskandıracak seviyede devam etti.

ve gerçekler: maske, sabun köpüğü kelimeler, kanıksama ve bloklama

uzun bir süre listemdeki onlarca kişiyle kaygısız, tasasız kullandım. fakat bir süre sonra gerek işyerinde, gerek evde sürekli online kalma olanağını yakalamam ve bu yüzden bilgisayar başında geçirdiğim zamanın boş zamanımın önemli bir bölümün işgal etmesiyle bir şeyleri sorgulamaya başladım.

listemdekilerin çoğu tanıdığım kişilerdi ve fakat itiraf etmek gerekirse içlerinde tanımadığım –tabi ki dişi- buddy’ler vardı. bunlarla olan bir kısmı akşam yemeğinden sonra başlayıp geceyarısını aşan konuşmalar sırasında bir şeyi fark ettim ki; gerçekte tanımadıklarıma karşı olduğumdan farklı bir yüzle çıkıyordum; ki maske takmak, sanal ortam için rutin ve umulmasa bile beklenen bir davranıştır. böyle nasıl demeli; fazladan ahlakçı, fazladan korumacı, saf aptal bir şövalye gibi-robin hood değil de, don quijote gibi;)- (burada kamera bana fokuslanıyor: tabi her sorgulamanın çoğu zaman olmasa bile bir şeyleri değiştirmesi gerekir; eskisi gibi listemde olup da tanımadığım çok fazla kimse yok ama uzun bir süredir maske takmamaya çalışıyorum. herneyse, konuyu dağıtmayalım).

mutluydum; pek çok samimi olduğum, sevdiğim, yakın arkadaşım listemdeydi artık; istediğim zaman konuşabilirdik. içlerinden herhangi biri bana mouse ile seçip çift tıklama mesafesindeydi. fakat 20 kişiyle her sabah, her akşam sadece merhaba demek için bile zamanın olmayabilir, değil mi? sonraki gün de, daha sonraki gün ve sonraki hafta, daha sonraki hafta, bazen bir ay sonra bile.
ve beklenen; bir süre sonra kanıksamaya başladım; listemde sürekli yeşil olmaları fark etmiyordu artık. o zaman şunu anladım ki; messenger’den önce gerek zaman zaman kısa mesaj olsun, gerek zaman zaman upuzun mailler olsun en azından seyrek de olsa yazışıyor, birbirimizden haberimiz oluyordu ama işte msn messenger ve onun getirdiği alışmışlık, kanıksama o olanağı da elimizden almıştı.

bazen çok sevdiğim samimi arkadaşlarımın listemde olmamasının olmasından daha iyi olabileceğini düşünmüyor değilim ama olmayınca da online olduğunuz her zaman konuşma ihtimalini göz ardı etmiş oluyorsun ki bu da belirttiğim gibi konuşmama ihtimalini güçlendiriyor(bür tür kısır döngü veya dön baba dönelim).

ve bir şey daha; her sabah konuşuyor olsan bile yazdığın kelimeler selam, merhaba, nasılsın, iş/aşk/evlilik/yenge/çoluk, çocuk/sağlık nasıl/iyiyim, çok şükür vs.’den öteye gitmiyor.
haftada 5-6 sabah söylenen ve birkaç kelimeden ibaret günaydınlar, iyi sabahlar, haftada bir yazılacak uzun bir e-posta’nın yerine geçiyor; kelimeler sabun köpüğü etkisinde.

kaypak msn?

sonra geçenlerde bir şey daha farkettim; bu günlüğü yakından izleyenlerin tanıdığı biri beni engellemişti. uzun süre gözlerden kayboluyor, sonra aniden online oluyor, bir şeyler soruyor, cevap alınca da bir sonraki teknik probleme kadar görünmez oluyordu.

uzun süre bir şey demedim sonra bir gün bunu neden yaptığını sordum. bir tür oyun oynadığını, aslında herkesi engellediğini, online olduklarını gördüğünde de engellemeyi kaldırdığını söyledi.
hayal kırıklığına uğradım ama fazla üstelemedim, herkesin bir an gelip de herkesten, her şeyden kaçmak, saklanmak isteyebileceğini düşündüm, hak vermek istedim ve hak verdim.

ama e-posta ile kıyaslamak gerekirse sadece mail listende olan biri seni engelleyemez, senden kaçmak zorunda değildir. online-offline olduğunu göremezsin, mail gönderirsin, posta kutusunu kontrol ettiği zaman isterse hemen, isterse sonra okur, istediği zaman yanıtlar, istemezse yanıtlamaz vs. vs.

ona hak verdiğimi söylemiştim ama içten buna inanmadığımı farkettim, kendisine de söyledim; bu msn çok kaypak bir program diye.

sonuç

sonuç falan yok, hala kullanmaya devam ediyorum, listemde aylardır genellikle her gece karşılıklı online olup konuşmadığımız buddy'ler de var, dünyanın her yerinden arkadaşlarım da var, yurtdışında olup da bazı zamanlar aile-görüntülü konferans yaptığımız aile bireyleri, akrabalar da var, silip engellediğim onlarca kişi, şimdilik sadece engellemekle kaldığım bir kaç kişi var.

son bir kaç yılımın internet aktivitelerinin önemli bir kısmında bir şekilde yer etti ve bir süre daha yer edecek gibi. onca sorgulamadan sonra bile hala hakkında çok şey bilmiyorum, doğru dürüst bir kullanma klavuzu bile yok, belki de emin olmak için biraz daha beklemeliyim.

bu arada konu hakkında yorumlarla müdahil olmak isteyenlerin yanısıra, isteyenler bu adresten instant olarak da olaya girebilirler;)

25 Mayıs 2006

güzel şeyler de oluyor



yurdum apolitik gençlerinden beklenmeyen bu hareket için alkış.

23 Mayıs 2006

ayrıntılar

bu dünyada saç problemi olan iki kişi say deseler neşe ve anyone derim(bu arada neşe'ye ne oldu? kaç sene oldu, evlenmiş, çocukları olmuştur şimdi; biri kız, biri oğlan).
yola delikanlı adamın saç modeli aslan yelesi(bkz: mc gyver, jerry seinfeld, bilumum kaleciler ve mullet style) hedefiyle çıkıp bir yandan, bir üstten kabarıp en sonunda günümüzde prison break michael scofield'ın temsil ettiği cezaevi mahkumu saç modeli bir numarayla kazıtmak zorunda kalan kaç kişi var yeryüzünde. şampuan, saç kremi üreticileri benim sorunuma da el atsın; saçımın yarısını başka, diğer yarısını başka şampuanla yıkayıp test edecekleri reklamlarında beleşe oynamaya razıyım, o kadar.

çoğu zaman otobüste gidip gelirken yerinde duruyor mu diye cebimi, cüzdanımı yokluyorum ve tam telefonu da yoklamak üzereyken; alışkanlık olduğu üzere elim telefonun olduğu tarafa doğru giderken; tam o anda telefona bağlı kulaklıktan müzik dinlediğimi farkediyor ve teorik olarak kulaklıktan müzik geliyorsa çalınmış olamaz deyip rahatlamış ve hafif utanmış bir şekilde hamlemi geri çekiyorum. o anda orada olanlardan kimsenin bunu farketmemiş olması da beni teselli eden tek şey.

bir süredir güneş batmadan köprüyü geçiyorum. hava kararmadan ve gün bitmeden boğazı bir kez daha görmek güzel ama şimdiden kış gelince tekrar gece karanlığında işten çıkacağım düşüncesi beni geriyor. böyle namaz, iftar vakitleri gibi mesai vakitlerini de gün doğumu, batımına göre ayarlasalar, yaz-kış güneş batmadan bilgisayarlarımızı kapatıp çıksak, trt3, gazeteler il il mesai saatlerini verse gün gün süper olurdu. şimdiye kadar hep doğayı kendimize uydurduk, biraz da biz uysak ne güzel olurdu ama şu vahşi kapitalizm yok mu. fuck you capitalism(i mean canın cehenneme).

leman'da ayrıntılar isimli köşede yazan metin fidan adında biri vardı yıllar önce, severdim tarzını. hala duruyor mu? ahaha bir de kitap çıkarmış aynı isimde.

-bir metin fidan klasiğiyle- iyi günner diliyom ben.

19 Mayıs 2006

19 mayıs

mahkum demişken; 88-89 olacak, 11-12 yaşlarında olmalıyım, trt'nin bir kaç kanalının olduğu, okuldan eve gelip evdeki tenekeler, metal eşyalar, alimünyum tabaklar, büyük piller ve radyo antenlerini iple, kabloyla birbirine bağlayıp magic box star tv'nin şifresini yakalamaya çalıştığım, fare yiyen uzaylılar dizisini iğrenerek izlediğim bir dönemdi. erhan konuk'un sunduğu pop saati, uzun, isabetli ve hızlı paslara dayalı ingiltere birinci liginin maçlarıyla birlikte aynı kanalda yayınlanan bir dizi vardı mahkum adında. ve hayal meyal muhtemelen yanlış hatırladığım bir sahnesi; "adamımız tenis topuna benzer bir topla oynanan bir oyunu oynuyor, gelen orta büyüklükteki beyaz topu bir sopayla karşıladığı bir oyun bu ve oyun sırasında bir kaç kez sopayla karşılıyor, en sonunda karşı taraflardan gelen toptaki garipliği farkediyor ve topa vurmak yerine eliyle tutup uzağa fırlatıyor ve boomm. en son gelen top'un bomba olduğu anlaşılıyor böylece".
işte bunu hatırladım ama tüm hatırladığım sadece bu kadardı. sen biliyor musun?



onu bırak da sesame street ile ilgili bir hazine buldum, bizde edi ile büdü olarak bilinen bert and ernie'nin ve diğer karakterlerin maceralarının da yer aldığı bir sesame street unplugged cd'si ile köşeyi dönmeyi planlıyorum. kısa bür süre sonra kadıköy yazıcıoğlu pasajı civarında dolaşırken yolunu çevirip "abi susam sokağı var ister misin?" diyen biri olursa bil ki o benim.

o zamana kadar şöyle ve böyle tadımlıklardan alabilirsin. 80-90'lar çocuğuysan güleceğini garanti ediyorum, güldürmezse para yok, hatta şikayetin olursa da yorum kısmı var, tüketici dernekleri var, oralara gidebilirsin.

18 Mayıs 2006

mahkum

hani mahkumların özgürlüklerinin ilk gününde giymek için, ütüsü bozulmasın, en azından fazla kırışmasın diye yatağın altına, şanslıysalar bir dolaba koydukları elbiseleri vardır.

hepsinin gitmeyi planladığı yerler vardır bu elbiseleri giyip.
istisnasız hepsinin vardır.

yalnız başına veya yanına birilerini alıp bir yerlere gitmenin planlarını yaparlar, elbette her zaman değil; orada, olmak istedikleri yerde olduklarını hayal ettikleri zamanlardan arta kalan zamanlarda.

herhangi bir cezaevi çıkış kapısının önünde veya eski bir yeşilçam filminde bu sahneyi çok sık görürsün; kapı açılır, adamımız özgürlüğe adım atmadan önce biraz gerinir, iki eliyle yakalarından tuttuğu ceketini sırtına iyice oturtur, hafifçe eğilip yerden çantasını alır ve yeni hayatına doğru yola koyulur.

peki o elbise neden bu kadar önemlidir?

çünkü sadece bir elbise değildir giydiği, o içerde kaldığı yıllar boyunca ümidini, hayallerini, acılarını da giydirmiştir ona, en sonunda sırtına giydireceği gibi elbiseyi. özgürlüğü temsil eden içerdeki simgelerden biridir; dışarıyla, gerçek hayatla bağlantısını sağlayan tek nesnedir.

orada, kapı önünde durup iyice sırtına geçirdiği aslında bunca yıl beklediği ve sonunda elde ettiği özgürlüğüdür.

ve içeride veya dışarıda olmanın, mahkum veya özgür olmanın arasındaki farkın kesinlikle fiziksel bir tutsaklık olmadığını bilenler için; bir dahaki sefere çevrendeki herkese her zamankinden biraz daha dikkatlice bak; pek çoğunda bu küçük ayrıntıyı farkedeceğine eminim.

evet onlar gibi benim de var bir elbisem sembolik de olsa ve biliyorum senin de var.

zamanı gelince giyinip -yalnız veya birlikte- burası olmayan yerlere gitmek için.

16 Mayıs 2006

32 kısım tekmili birden; aşk, seks, yalan, entrika, ihanet; hepsi bu postta



sokak satıcısı "dmırlymnnnnnnnnhhh" gibi anlaşılmaz bir şekilde bağırırken yine birilerinin dikkatini çekeceği konusunda kendinden emindi.
nitekim kısa bir süre içinde bu upuzun sokakta oturanlardan, bağıran kişinin derdinin ne olduğunu öğrenmek için pencereyi açanların sayısı beşi bulmuştu.

işte ister en ilkel yöntemlerle çalışsın, ister en gelişmiş stratejileri kullansın satıcıların, pazarlamacıların çoğunun yapmaya çalıştığı şey; olduğundan farklı göstermek, önemsiz detayları büyütmek, merak uyandırmak ve elbette inandırıcı sözlerini yalanlarla süslemektir.

evlerden demir, alimunyum, eski eşyalar alıp hurdacılara satan bu adamın yaptığı tek şey de diğer pek çok sokak satıcısının yaptığı gibi kolaylıkla anlaşılamayacak bir sloganla bağırarak "acaba ne satıyor" diye merak ederek kendisine doğru yönelebilecek birilerinin dikkatini çekmekti.

bu ilginç pazarlama yönetimini düşünürken bir yandan da yürümeye devam ederek sokağın sonundaki köşeyi dönüp üzerinde irili ufaklı lokantaların, mağazaların olduğu işlek caddeye çıktım.

elektronik cihaz satan mağazalardan birinin vitrinindeki açık televizyonda vadi kızı özgü namal'ın, 16-17 yaşındaki ergenlerin çatallaşan sesine benzer bir ses sonuyla rol aldığı cicili bicili akbank reklamı oynuyordu. ilgi çekici bir şekilde reklamdaki renkler gerçek olamayacak ve karşında durup izlemeye devam edersen seni de içine çekebilecek kadar canlı görünüyor. bir süre gelip geçenlere aldırmadan vitrinin karşısında öylece durup izledim.
daha sonra yoluma devam ederken tek düşündüğüm; 78 doğumlu bir kızdan nasıl böyle bir ses çıkabildiği, aynı kızı 17-18'lik bir yeniyetme gibi gösteren efekt, makyaj hilelerini nasıl yapabildikleri, neden bunca uğraş yerine reklam filminde oynatmak için daha genç bir oyuncu bulmayı denemedikleriydi.

beyonce'un bir klibinde dikkat çeken göğüs dekoltesine fokuslanan ingilizce kursunun boğaz manzaralı terasındaki kızlı, erkekli, teacher'lı gruba "hey, they are not real. light, make-up and special effects. this is hollywood and hollywood is this. remember king kong" diyerek yapmak istediğim ama nedense o an sustuğum kendimce komik olduğunu düşündüğüm -komik olduğunu düşünüyorum çünkü böyle bir diyalogu seinfeld'da jerry seinfeld'dan dinlesem gülerdim- espriyi hatırladım.

şimdiyse buradan sana ve yanındaki arkadaşa sesleniyorum; "o gördüğünüz kız gerçek değil, billboardlarda, televizyonda gördüğünüz herşeye inanmayın. ışık, makyaj, özel efektler. hepsi bu".

ilgi çekici başlığa ve aradaki parçaya gelince; onlar da bu yazıyı okutmak için bir reklam hilesiydi;)

şimdi nasıl hissediyorsun?

14 Mayıs 2006

gözlerinin hastasıyım, fotoşopun ustasıyım



interaktif sanal performans'ın 5. aşaması

süreç: 1- kelebeğin pulları, 2- içre, 3- neval, 4- gaia

ilkokulda bize zorla çizdirdikleri ve resimden nefret ettirten sanatsal(!) çalışmalardan(bir klasik olarak: tepelerin üzerinde yükselen güneş, iki dağın arasından aşağıya doğru akan bir nehir, nehrin iki yanında ağaçlar, evler vs.) sonra bir daha elimi tuvale değdirmeyeceğime dair söz vermiştim kendime ama sözkonusu olan bloglararası bir performans çalışması olunca yeminimi bozdum. her ne kadar arada photoshop kullanmış olsam da photoshop biraz teknik bir hadise olduğundan pek sayılmaz.

performansa gelince; odada pencere olmaması dikkatimi çekti, oda olduğunu düşündüren de yatakta uyuyan marilyn monroe'yu andıran kadın. belki çok klasik düşünerek performansın performansını biraz aşağıya çekmiş olacağım ama sanat konusunda -sondan- ilk sıralarda yer alabilecek benim gibi birine paslayarak zaten bu riski göze almış olmalıydınız, günah benden gitti. belki elinde bir demet çiçekle yatağın başında bekleyen bir maymun daha ilgi çekici olabilirdi.

neyse sonraki aşama için -eğer kabul ederlerse- daha önce bu postunda çizim konusundaki yeteneğine şahit olduğum ece'ye paslıyorum.

not: bu arada üzerinde biraz çalışarak performansa ekleme yaptığım resim henri matisse'in open window isimli çalışmasıdır.

kenarda kalmış bir 90'lar klasiği: ‘street fighter II’



90’lı yılların biraz kenarda kalmış klasiklerinden biridir sf2. okulu kırdığımızda o sıralar yurtdışında olduğu gibi ülke genelinde de bir hayli yaygın olan atari salonlarının müdavimlerinden biri olmamızı borçlu olduğumuz bu oyunda amaç seçilebilen 8 karakterden biriyle kalan 7 karakter(figüran) ve 4 esas adamı(patron) pataklayarak adamları görmekti(mutlu son).

oyunun ara aşamalarında dövdüğün araba, fıçılar seni iyice dövüş moduna sokuyordu. “pörfekt çektim” diyebilmek için de rakip karakterden bir round boyunca hiç dayak yememek gerekiyordu. tüm karşılaşmaları round vermeden bitirdiğinde de bonus olarak “adamları göstermek” denilen karakterlerin hayat hikayelerini arabesk türk filmi tadına gösteren küçük animasyonlar izleyebilirdin.

sokak çocuklarından biri okulun en zeki çocuğunu bir türlü yenemeyip en sonunda bir güzel pataklayıp gerçek hayatta yenince, 'her zaman kazan'manın iyi bir fikir olmadığına karar vermiştim.

92-93’lerde çocukluktan çıkıp ergenliğe adım attığımız dönemde bizi atari salonlarına ve hayata bağlayan çocukça bir tutkuydu.

sonradan bilumum versiyonları çıkıp işi sulandırdılarsa da street fighter 2 hep bir klasik olarak kaldı.

bu oyunu bilen, hatırlayan, geçmişte oynamış 80’lilerle bir turnuva yapsak fena olmazdı. belki yakın bir zamanda. neden olmasın?

seçilebilen karakterler
japon ryu
amerikalı ken masters
brezilyalı blanka
-favorim- hindistandan dhalsim
japonyadan sumo güreşçisi edmond honda
birleşik devletler hava gücünden guile
çinden kızların çoğunlukla tercihi chun-li
ussr’dan(sovyetler henüz dağılmamıştı) zangief

seçilemeyen karakterler -yani patronlar-
amerikalı boksör balrog
ispanyol vega
atari salonunda gay olduğu şeklinde söylentiler olan thailand’dan kickboksçu sagat
nereli olduğu bilinmeyen mr.bison

oyunun adi bir versiyonunu buradan indirebilirsin.
veya atari salonundakiyle aynı performansı elde etmek için biraz uğraşmayı da göze alıyorsan buradan indireceğin zip formatındaki dosyayı açtıktan sonra callus95 emülatörünü çalıştır, kapkara bir ekran göreceksin, panik yapmadan esc veya alt+g tuşuna basıp load game’den en alttaki seçenek olan street fighter II (world 910214) üzerine gelip load butonuna tıkla, oyun yüklenecektir. daha sonra gelen oyun ekranında f3 ile kredi sayısını belirleyebilir, f1 ile de oyuna başlayabilirsin.
karakterleri seçmek için ok tuşlarıyla gezinip hareket ve yön tuşları olan a,s,d, z,x,c kullanabilirsin. daha gelişmiş emülatörlerde rahat grafik ekranı, karşılıklı oynama olanağı da mevcut olduğunda bulabilirsen calman, namep gibi emülatörler tavsiye edilir.

bu yazıyı sonuna kadar okuyanlar için de burada sf2’den önceki kuşağa hitap edecek bir bonus vardı.

yasal uyarı: buradan indireceğin oyunlar tanıtım amaçlı olup 24 saat içinde silinmesi gerekmektedir.

13 Mayıs 2006

bi 'leopar desenli nescafe' arası



malzeme listesi: yeteri kadar şeker, krema, nescafe ve yaklaşık 6-7 çay kaşığı su

tarif: fincana yeteri kadar şeker, krema, nescafe konduktan sonra üstüne eklenen su ile birlikte karışım hamur olana kadar karıştırılır. sıcak su ekleyip karıştırdıktan sonra servise hazırdır

enjoy

not1: yardımcı hanım'dan öğrendikten sonra yaklaşık 10. denemem ama hala kıvamını tutturamadım, onun yaptığı gibi olmuyor bir türlü. galiba bu "yeteri kadar"ın miktarıyla alakalı. biri el atsa da kıvamını tuttursak :) not2: blofünüzü gördüm olga hn. bekliyorum psikolog arkadaşı :)

07 Mayıs 2006

cumartesi


efekt için tuba'ya teşekkürler.

erken çıktım biraz, hava mayıs ayına göre soğuk ama mevsimlerin istikrarından ümidini kesmiş biri için şaşırtıcı değildi.

çalıştığım yer taksim'e yavaş tempoyla 20-25 dakika yürüme mesafesinde ve yapacak bir şey de yoktu, öylece yürümek istedim.

yol boyunca ve istiklal'den ayrılana kadar dikkatimi çeken ve yırtık, kirli, eski püskü giysileri, içinde yüzlerce saçma sapan şey bulunan poşetler, torbalarıyla sayıları geçen yıllara oranla artan evsizler oldu. sadece şişli-taksim arası 6-7 evsiz gördüm diyebilirim.

düşmüş insanlar; neden orada olduklarını az çok tahmin edebiliyorum.
8-9 sene önce bir haftalık sokakta yaşama maceram olmuştu, ne hissettiklerini, nasıl yaşadıklarını anlayabiliyorum.

mesela soğuk bir gecede, herkes evine çekildiğinde ve sokaklar onlara ve iş, yolculuk vs. gibi nedenlerle dışarıda olanlara kaldığında o saatlerde hala açık olan lokantaların kapı önlerinde bulunan mazgallara neden üşüştüklerini biliyorum. mazgallar sıcak hava üflüyor ve seni soğuktan koruyor çünkü.

veya seni soğuktan veya olası bir başka beladan koruyacak dış kapısı açık bir apartman girişi, merdiven altının ne kadar önemli olduğunu da.

herkes evine çekildiğinde bomboş sokaklarda, caddelerde kendini ne kadar yalnız hissettiğini de.

aslında yazıya başlarken ki amacım; taksim'deki olağanüstü hareketliliği, kalabalığı, tesadüfen karşılaştığım kurstan bir arkadaşı, taksim'de bir mekanın istiklale bakan pencere kenarında oturup gelip geçenleri izlemekten aldığım keyfi, sonradan yan masaya gelen 4 kadını; yaptıkları gürültüyle, telefon konuşmalarıyla mekandakilere saygısızlık yaptıkları yetmiyormuş gibi, içlerinden yaklaşık 100 kilo olan birinin sandalyesini oturduğum masayla birleştirmesi ve böylece -sırtımda da duvar olması nedeniyle sıkışmam, rahatlıkla çıkamamam, her seferinde hamfendi izin verir misiniz lütfen demek zorunda kalmam vs. vs.- bir oturuşta kaç dilim pizza yiyebilirim konulu rekor denememin 7'de kalması -ki geçen senelerdeki rekor 12 idi-, sonra çıkışta yukarı doğru yürürken gördüğüm içlerinden bir kızın -fotoğrafta görüldüğü(!) üzere- bir yandan yürüyüp bir yandan darbuka/arbane karışımı bir enstrüman çaldığı, nereli olduklarını anlayamadığım bir turist topluluğunu anlatmaktı.

ironiye bakar mısın.

06 Mayıs 2006

...

...

geçse de yolumuz bozkırlardan,

DENİZLERE çıkar sokaklar

...

03 Mayıs 2006

reklamlar

yataş reklamında kocaya 'kociş'(kociş beni yataş'a götür) şeklinde hitap ettirten zihniyeti kınıyorum. "ayşe hanım bir de şöyle dönün", "peki ahmet bey nasıl isterseniz ohş" gibi muhabbetler dönmese de evlilik ciddi bir müessese.

reklam ajanslarının fwd e-postalardaki esprileri/geyikleri reklamlarda kullanmaları(son olarak aviva reklamı&80'ler) dikkatimden kaçmıyor. yaratıcılık öldü mü gençler?

profilo'nun son reklamı komik, zekice ve başarılı. ilk izlediğimde isviçre'de gerçekten de kırışık enstitüsü olduğuna ve enstitüde salatalık kullanıyor olmasına inanmış olmam da benim salaklığım(estağfurullah).

bilimum reklamlarda oynayan yarı çıplak erkek oyuncuların vucudunda kıl/tüy olmaması hormonlarla mı alakalı?

lcd/plazma tv satıcıları satışları artırmak için neden sadece futbol(germany 2006) kartını oynuyorlar? aynı televizyonlarla seda sayanla sabah şekerleri, reha muhtarla ateş hattı veya jenna jameson'un konulu filmleri de izlenmiyor mu? bu hedef kitleye yönelik reklam kampanyaları da hazırlanamaz mıydı?

google'da başak tümer şeklinde arama yapınca doğru dürüst bir sonuç çıkmaması yüzünden öyle birinin gerçekliğinden şüphe etmeye başladım.
aynı aramayı zekeriya beyaz için yapınca 125.000 sonuç elde etmek de google'ın motoru bozmuş olmasıyla açıklanabilir.