28 Nisan 2006

beş

kayıtlarıma baktım da, şimdiye kadar 3 kez ilk görüşte, 1 kez 2. görüşte, 2 kez 3. görüşte, 1 kez de 846. görüşte aşık olmuşum.

yeni tanıştığı kişilerle senli benli konuşanların samimiyetinden şüphe duyuyorum.

geçen akşam iş çıkışı otobüs durağına ilerlerken kolkola yürüyen iki ibneden biri göz kırptı bana. sözünü ettiğim bir çift bakış yakalama ihtimali bu değildi, bir yanlış anlaşılma olmalı.

bu yaz güneye inip turist kızlarla yediğim naneleri yazmaya karar verdim. nasıl olsa kim olduğumu kimse bilmiyor ya, istediğimi yazabilirim. ayrıca bu aşk/sevgi adamı aptal don quijote ile çapkın/münasebetsiz don juan arasında gidip gelen/bölünen bu kişiliği ne yapacağım da ayrı bir soru işareti benim için.

iş aradığım dönemlerde haftasonu sadece ik ilavesi için aldığım hürriyet gazetesini aldığımı kimse görmesin diye utancımdan diğer gazetelerin arasına saklıyorum. hürriyet galiba biraz da istediğinde bir gazetenin sadece ik ilavesini almak, kalanını çöpe atmaktır.

savunma

yuvarlak veya köşeli, kırmızı veya mavi, ıslak veya kuru. bu durumu herhangi bir forma uyarlayamayız. kaçamak bir yanıt olacak belki ama kendi gerçekliğinde, şartlarında değerlendirmek gerekiyor.

"isteseydin alırdın, demek ki istemiyorsun" kolay bir suçlama.

kendimi bir kaç cümleyle savunabileceğimi sanmıyorum ama yine de denemek istiyorum.

biz ikimiz arkadaşlıkla -adına ne dersiniz artık- daha ilerisi arasındaki o ince kıl köprüde kaçak güreşen iki kişiydik ve başladığımız gibi berabere bitti mücadele.
belki bir şeylere karşı kaybettik. bilmiyorum.

söyleyebileceğim şu ki: onu bir daha göremeyeceğimi düşündüm, dilimin ucundaki kelimeleri söyleyemedim ve bu beni kötü hissettirdi.

zaten bir hayat boyu, uzaklara gittiğinde "seni özleyeceğim" diyeceğimiz kaç kişiyle tanışırız ki? işte böyle bir anda böyle birine bunu söyleyememek koyuyor.

yine de yapmam gereken buydu, pişman değilim, yine olsa aynısını yine yapardım.
tüm söyleyeceklerim bundan ibarettir.
arz ederim.

25 Nisan 2006

daisy de gitti



merkel'in, klinsmann'ın, biracıların memleketine.

yolu üzerindeydim,
geçerken uğradı,
vedalaştık ayaküstü,
beş dakika bile sürmedi.

"seni özleyeceğim" demek istedim, diyemedim, boğazımda bir yumru, ağlayacak gibi.
"iyi bak kendine" diyebildim sadece,
"sen de" dedi.

biraz daha tenha olacak bir sonraki yaza kadar bu sokaklar.

şimdi nisan güneşi vuruyor şişli sokaklarına ve ben üşüyorum;
soğuk, çok soğuk.


ve şimdi the beatles benim için söylüyor:
yesterday, love was such an easy game to play / now I need a place to hide away

kariyer savaşları

zaman zaman rakip firmalar arasında çoğunlukla reklam aracılığıyla yapılan medya savaşları yaşandığına tanık oluyoruz. yakın geçmiş dönemde aynı temayı işleyen kargo firmalarının reklamlarını hatırladım. neredeyse reklam konusu bile aynıydı(askerdeki birine gönderilen kargo paketi vs.)

bugünlerde ise kariyer.net ve yenibir.com arasındaki reklam savaşı hem kariyer sektörünü hem de iş piyasalarını hareketlendireceğe benziyor.

reklamda ürünü yapılan ürün veya hizmet her ne ise çoğu izleyicide bir edinme/katılma duygusu uyandırdığından bu reklamların işinden, işyerinden, iş olanaklardan vs. memnun olmayanların ayrılma/yenibiriş arama arzularını bilinçaltından uyaracağı kesin.

bu durumda iş aramak/bulmak konusunda durgun olan yaz dönemine rağmen bir hareketlenme olacak. bu ise her zamankinden daha fazla iş olanağı demek. iş arayanların veya iş değiştirmek isteyenlerin bu durumu göz önüne almalarını şiddetle öneriririm.

iş arama bulma olayları ağırlıklı olarak yukarıdaki iki rakip arasında dönmesine rağmen secretcv ve insankaynaklari.com u da gözardı etmemek gerek.

rastgele

24 Nisan 2006

kişisel bir baş ağrısı, kişisel bir post

belki uzun bir süredir poe'nun liman kırıntıları'nın orjinalini aramaktan ve bulamamaktan,

belki bir ara pencereden yukarı gökyüzüne baktığımda o sıkıcı sarı/kahve karışımı renkte gök tabakasını görmüş olmaktan,

pazar günü kötü geçen bir haftanın kötü geçen son günü eve dönerken bir karakedi geçmişti önümden, geçerken bir ara bakıştık karşılıklı, pek muhabbetle bakmamıştı, belki ondan

belki de pazar gecesi geç uyumuş, sabah yorgun ve uykusuz uyanmıştım, ondandır.

ne olursa olsun iki aspirin'i yarım çay bardağı suyla içersem geçecek, biliyorum, geçmesin, istemiyorum.

biri bana mylene farmer'dan lamour naissant, amr diab'dan tamally maak, eagles'tan lyin' eyes, agirê jiyan'dan helin ve kimlerin icra ettiğini bilemediğim -yine- doğu esintileri taşıyan oynak bir parça almak karşılığında liman kırıntıları'nın orjinal adını fısıldayabilir mi?

ister misin telif hakları ayağına mali polis kapımı çalsın, 'bizimle karakola kadar gelmeniz gerekiyor mr. anyone' desin 'hemenpaylaş' tığım için. 'bana ne ben de başkasından gördüm, avukatımı istiyorum. ve neden herşey boktan olmak zorunda bugünlerde' derim.

hem bu hafta istifa edeceğim. böylesi herkes için daha iyi olacak. kaçabildiğim yere kadar uzaklaşacağım.

21 Nisan 2006

cuma

şu 24 yaşındaki inşaat mühendisi. başak tümer. hani büyük bir yapının inşaatında çalışan tek kadın olan hanım kişi. düşündüm de onun yaşında biri için önemli denebilecek bir görevi var. yaptığı işe ve kendisine saygı duyuyorum. üstelik kumlarda voleybol oynamak, beyaz giymek konusundaki söylediklerinde de oldukça samimi. inşaat bitip de sinemaya olmasa bile kahve içmeye gittiği ekibin içinde ben de yer almak istiyorum. inşaat bitmeden şöyle bir arama yapar da bu yazdıklarımı okursa olabilir. [edit/21/04/06- reklamı tekrar izleyince 'bizim kızlarla kahve içmek'ten sözettiğini gördüm, kahve işi yatar bu durumda]

leopar desenli nescafe(google'da arama, bulamazsın) yapmasını öğrendim. insanlık için küçük, yıllardır mutfaktan uzak duran biri olan benim için büyük bir adım.

yazdıklarımı bir psikologun okumasını istiyorum mümkünse, önce birlikte çocukluğuma inelim, belki saklambaç oynarız, ne bileyim tek kale maç yaparız ve sonra geri dönelim, daha sonra da hakkımda teşhiste bulunsun, sen şöyle, böyle birisin desin istiyorum.

bu yaşta barcelona veya chelsea'nin futbol altyapısına almazlar beni, o yüzden bir lampard veya ronaldinho olmak için treni kaçırdım ve şansımı artık sinema alanında denemek istiyorum. öncelikle tiyatro kurslarına yazılıp 5-6 sene oyunlarda oynadıktan sonra sinemaya atılıp brando/pacino'nun oynadığından bir kaç klasikte başrol oynayarak sinema tarihine geçmeyi planlıyorum.

derbiye hazırlık için buradan bu avatar'ı indirdim, msn avatar'ı olarak kullanmaya başladım, iyice havaya girdim. fb iyi oynasın, iyi oynayan kazansın.

imza:

19 Nisan 2006

'mutsuz son'la biten bir başka pazar gününün ardından uzun süren bir sessizlik ve

ve şimdi dersimiz ingilizce

'i went there with my boyfriend' bir geçmiş zaman cümlesidir ve ilk bakıştaki anlamı dışında da anlamlar barındırabilir içinde.

bir anlık şaşkınlık ve afallamadan sonra 'shit, she has a boyfriend' diye söylenebilirsin kendi kendine ve böylece uzaktan bakıp 'hımm, acaba?' diye başlayan sorular sorup merak etmeler de biter.

-bir teselli paragrafı olarak- hem zaten sözgelimi bir vapurun güvertesinde, bir sokağın köşebaşında, otobüste, metroda, boğaz manzaralı bir cafe'nin terasında bir çift bakış yakalama ihtimali de güzeldir ki kümeleri, integral, türev, x bilinmeyenli denklemleri vs. sevmiyor/bilmiyor/unutmuş olsa da matematiği sırf bu ihtimal hesabı yüzünden sever bazılarımız.

-ders biterken sezen cumhur önal üslubunu andıran bir takdim'le- roxette'ten marie fredriksson söylüyor ağlamaklı sesiyle: it must have been love

08 Nisan 2006

ben

dün akşam taksiye binip emniyet kemerini bağlamadığımı farkedip takmak için hareketlendiğimde "korkma bir şey olmaz" dedi şoför. "yok ben korkarım" diye yanıtlayıp ve içimden de 'o kadar bağırsakları dışarıya fırlamış kanlı ceset senin de posta kutuna düşse sende korkardın' diyerek bağladım kemeri. kurallara uyalım, uymayanları uyaralım. korkuyor muyum? hayır. tedbirli miyim? evet.

amaçsızca uzun bir caddede, sözgelimi istiklal'de yürüyorken aniden "tamam yeter yürüdüğün" deyip geri dönmek istediğimde çevremdekilerin kararsız biri olduğumu düşünmelerini istemediğimden o anda sağımda veya solumda açık olan ilk mekana -tuhafiye, sinema, kasap, kadınlar için iç çamaşırı satan bir yer ne varsa artık- girip çıktıktan sonra geri dönüyorum. paranoyak mıyım? evet.

bir yerde yemek yiyeceğim zaman hizmetin self servis olup olmadığına bakmaya başladım. self servis ise müşterilerin yemek kuyruğuna girmeye üşenmeyen mübarek insanlardan oluştuğuna kanaat getirip rahatlıyorum. yok değilse de 'garson şunu getir', 'bunu getir', 'bunun sosu niye böyle', 'bu niye kızarmamış' diyecek pimpirikli, süslü, kokoş tiplerin olabileceği tedirginliğini yaşıyorum. ben de mi pimpirikliyim? evet.

bu sabah yağmurda ıslanmamak için yolun karşısına koşarak geçmeye çalışırken tasması, bembeyaz sivri dişleriyle bir kurt köpeği kendisinden kaçtığımı sanarak belki de bir süre peşimden koştu. kendisini farkettiğimde de yavaşlayıp hiçbir şey olmamış gibi yürümeye başladım, biraz tereddüt ettikten sonra yanımdan geçerek gitti. sonra düşündüm de şayet beni bacağımdan ısırsaydı az ötedeki sağlık ocağına gidip pansuman yaptırdıktan sonra diş izleriyle dolu kıllı bacağımın fotoğrafını günlüğüme koyup "beni bembeyaz sivri dişleri olan bir kurt köpeği ısırdı bu sabah" başlıklı bir yazı yazmaya karar vermiştim. deli miyim? evet.

geçen sene blog alemlerinde okuduğum en ilginç başlangıç cümlesinin 'güne epilasyon yaparak başladım' olduğunu düşünüyordum. bu sene de bu konudaki düşüncemde en ufak bir değişiklik yok.

kişisel takibe aldığım romantovski'nin gerçek mi yoksa mükemmel bir zekanın ürünü sahte bir kişilik mi olduğundan emin olamadım hala. nabakov's romantovski'nin bu, bu, bu ve bu yazılarını herkesin okumasını istiyorum mümkünse.

bu maddeler halinde yazma stilini de şimdiye kadar okuduklarım içinde rahatlıkla ilk üçe girebilecek kadar iyi yazdığını düşündüğüm ve her okuduğumda sanki fight club'ın devamını okuduğumu hissettiren bir akıcılıkta ve tarzda yazan silenzio'dan (ç)aldım. bir hafta jelatin, bir hafta silenzio, nereye kadar böyle esin diye sormasın kimse, bilmiyorum ben de. zaten yazmak istediğim şeyler oluyor böyle zaman zaman ama hiç biri de bir kaç cümleyi geçmiyor, bir kaç cümle için de yeni bir yazı yazıp, milleti işinden gücünden etmek, rahatsız etmek istemedim.

bu yazıya resim, fotoğraf, çıplak kadın resmi vs. koyabilirdim ama koymadım dial-up bağlananlar da olabileceği gerekçesiyle burayı tesadüfen bulup okuyanlar arasında. galiba dial-up bağlananları düşünen sayılı kişilerden biriyim. çok mu düşünceliyim? hayır, saçmaladım sadece.

04 Nisan 2006

yarıda kalmış bir pazar günü

yine aynı şey oldu.

tuhaf, bildiğim kelimelerle anlatamayacağım bir şey.

nasıl dersem, uzun zamandır gözlerine baktığımda kendimi bir idam mangası önünde gözleri bağlı bekleyen biri kadar çaresiz, yolunu kaybetmiş küçük bir çocuk gibi ağlamaklı, yeni doğmuş bir yetişkin gibi ne yapacağını bilemez bir hale getiren biri olmamıştı.

en son emma summer'la ilk kez aynı masada yemek yediğimizde beni hafif bir titreme hali aldığında ve daha sonraki günlerde minibüste giderken yine gözgöze geldiğimde kendisiyle, minübüsün içindeki yolcularla ve dışındaki herşeyin ayağımın altından kayıp gittiğini hissettirecek bir baş dönmesi, sarhoşluk hali yaşadığımdan beri olmamıştı.

artık hayatı daha fazla öğrenmiş biri olarak bu kez öyle bir heyelan etkisi yaratmadı ama bir an, ben o kapıdan içeri girer girmez sırtını dönüp yarı loş ışık altında parıldayan gözbebekleriyle aniden karşı karşıya kalınca Maureen'in, kendimi kaybetmişim.

kapıyı nasıl kapattığımı, yerime nasıl oturduğumu hatırlamıyorum bile.

nasıl kalktığımı da.

sonra ders bitip de teşekkür edip dışarı çıktığımda yine o uzun zamandır yaşamadığım 'sanki bir şeyler yarım kalmış' duygusu.

hani bazen gitmen gerekiyordur ama ayaklarına söz geçiremezsin. dönüp bir şeyleri tamamlamalı, yerine koymalısın.
açık kalan bir telefon ahizesini yerine koyman, yere bir şey düşürmüşsündür, dönüp kaldırman gerekir ya da aralık pencereden yağmur suları giriyordur, pencereyi, ne bileyim su akıyordur musluğu kapatman gerekir.

biri sana 'hoşçakal' der, zorlama bir 'hoşçakal' çıkar ağzından. oysa istanbul'u nasıl bulduğunu öğrenmek istersin, annesini özlemiş mi? michigan nasıl bir yer? bahariye'deki mantıcıya gitmiş mi hiç? reks'te film izlemiş mi?

ahize açık kalır, yere düşürdüğünü başkaları alır, musluk boşuna akar, sen içindekilerle kalırsın.

o pazar günü bu şekilde bitmemeliydi.

kimbilir, belki de bitmedi.

01 Nisan 2006

2005 altın kelime şiir ve edebiyat ödülü rasim kaygusuz'un

2005 altın kelime şiir ve edebiyat ödülü sahibini buldu.

ykm kültür merkezinde gerçekleştirilen ödül törenini sunan beyaz, beyaz esprileriyle konuklara keyifli anlar yaşattı.

aralarında metal fırtına serisi, tuna kiremitçi, iclal aydın, aşk doktoru mehmet coşkundeniz'in eserlerinin de yer aldığı listede büyük ödül cin ali'nin topacı isimli kitabıyla rasim kaygusuz'un oldu.

jüri üyeleri ödülü hakeden eseri belirlemek için fazla zorlanmadıklarını ifade ettiler.

kaynak: fos haber ajansı / istanbul

haberi aldığımda fonda küçük emrah'ın ilk dönemlerinden "tak tak takırdama / şak şak şakırdama / her gencin yüzüne / bakıp da hakırdama" çalıyordu.