29 Haziran 2006

curiosity killed the cat

yıllar önce; trt'nin henüz sadece 2-3 kanalının olduğu dönemde beyond 2000 gibi gelecekte teknolojik açıdan nasıl bir hayatımız olacağının anlatıldığı, hayatımızı kolaylaştıracak buluşların gösterildiği, heyecanla izlediğim programlar vardı. bugünse sanki teknolojik açıdan gidilecek son noktaya varmışız, herşeyi keşfetmişiz gibi ara ki bulasın. yoksa aslında var da gül gölge'nin memelerinden mi görünmüyor nedir?(soruya teknolojiden girdik, nerelerden çıktık. bu arada gg ile ilgili detaylı araştırma yaptığımda wikipedia'da boyunu, posunu, silikonlarını, burun estetiğini, beykoz'da yaşadığını ve 2004 yılında erotik bir filmde oynadığını da öğrenmiş oldum. tuhaf, gün geçmiyor insanoğlu yeni bir şey öğrenmesin).

5 saniyelik bir telefon konuşmasının bile etrafındakilerin nefretini ve sinirli bakışlarını üzerinde hissetmen için yeterli olduğu yeşil otobüslerde telefon kulaklığından müzik dinlemek neden serbest? neden -aralarında benim de olduğum- bu kişilere kimse bir şey demiyor?

öğle yemeğini nakit ödediğimde gülümseyen, kapıya kadar uğurlayan garsonlar, ücreti yemek çekiyle ödediğimde neden "alalım bari" der gibi surat asıyorlar?

özellikle ikiz çocuklarına birbirinin aynısından kıyafet giydiren ebeveynlerin, çocuklarının ruhsal durumunu etkilemesine engel olmak için meclisten yasa çıkarılması düşünülüyor mu? bir de bacak kadar çocuklara takım elbise giydiren ezik babaların(ben giyemedim, bari çocuğum giysin) -bir erdener abi yöntemiyle- fox river cezaevinde geçirecekleri bir senede(hücrede, yatakta, avluda) üniforma olarak takım elbise giymeye zorlanması adaletli olmaz mı?

sırf michael ve linc kaçsın diye aynı ekip içinde yer alan çocuk katili/tecavüzcüsü t-bag'e de içten içe sempati duymaya başlamayı açıklayabilecek bir psikolog var mı yeryüzünde? teşhis nedir bilmek istiyorum.

dünya kupası başladıktan sonra skor gazetelerinin rakip takımların isim/lakaplarına/milli özelliklerine göndermelerle ürettikleri başlıklar(örnek derleme sonraki paragrafta) neden şaşırtmıyor beni? başlık üretmek konusunda bu denli üretken(!) olanların hayalgücünün yazının içeriğini yazarken nereye gittiği de ayrı bir merak konusu. ayrıca bahse girerim ki bugün ve yarınki maçlardan sonra sambacılar horozu kesti / horozlar samba yapamadı(brezilya-fransa), panzerler tango yaptı(almanya/arjantin) ve finalden sonraki günün başlığı da panzerler samba yaptı(almanya/brezilya) olacak. var mısın iddaaya?

derleme
panzerler ezgi geçti(almanya / kostarika 4-2)
sahilde tango keyfi(arjantin - fildişi sahili 2-1)
tatlı portakal(hollanda - sırbistan karadağ 1-0)
cahill cesareti(avustralya - japonya 3-1)
kanguru sıçradı(avustralya - hırvatistan 2-2)
pırıl pırıl çizme(italya - gana 2-0)
çizme su aldı(italya - abd 1-1)
çekler tahsilatta / çekler karşılıksız çıkmadı(çek cum. - abd 3-0)
gana çek'i kesti / çekler karşılıksız çıktı(gana - çek cum. 2-0)
horoz uyanamadı(fransa - isviçre 0-0)
horoz'dan ses yok(fransa - g.kore 1-1)
saat gibi takım(isviçre - togo 2-0)
ukrayna petrol buldu(ukrayna - s.arabistan 4-0)

26 Haziran 2006

hate

bak yumruğumu çenemin altına koyup kafamı biraz öne çekerek vesikalık poz verir gibi sahte gülümseme pozu takınarak üstelik 32 dişimi gösterecek şekilde poz verip elde ettiğim fotoğrafı buraya koymamı bekleme benden, o kadar değilim.

üstelik tanıdığı tanımadığı herkese her sabah gülücükler dağıtan, herkesi sevdiğini iddia eden sevgi kelebeği insanlarını da sevmem.

neden herkesi sevmek zorundaymışız ki?

otoriteden, politikadan, yalandan, faşistlerden, ulusalcılardan, kızılelmacılardan, darbecilerden, militarizmden, reklamlardan, pırasa’dan, yapaylıktan, maskelerden, poz takınanlardan, dondurmamın zamanından önce erimesinden, tuttuğum takımın kaybetmesinden, otobüste yanımdaki tanımadığım adamın/kadının uyuklayarak omuzuma yaslanmasından, ekmek arası bir şeyin içindeki ketçabın elime/yüzüme/gözüme bulaşmasından, bozuk paradan, kaldırımda yolumun üzerinde duranlardan, vapuru 20 saniye farkla kaçırmaktan, sivrisineklerden, kaşarlardan, kokoşlardan, popçulardan, magazin programlarından, tarih dersinden, anahtarla kulağını karıştıranlardan, kral tv’den, yalakalardan, trafikten, cumartesi çalışmak zorunda olmaktan nefret ediyorum.

bir şeyler yolunda gitmiyor, bir şeyler canımı sıkıyor, bir şeylerden nefret ediyorum ama kendimden değil. elimden geleni yaptım çünkü. ve olabileceğinin en iyisi bu işte, beceriksiz olmak da kabul edilebilir bir şey benim açımdan; kapasiteyle ilgili sonuçta. lanet olsun olmayınca olmuyor.

anlayacağın hayatımda benimle doğrudan veya dolaylı alakalı olup da yolunda gitmeyen bir şeyler var ve buraya kusarak rahatlıyorum, burası bu yüzden var zaten; dışarıya açılan pencere, ego tatmin edici, boks torbası, kusmak için klozet/saksı/çöp kovası veya ne aklına gelirse.

bu kadar. hayat devam edebilir.

23 Haziran 2006

sabah sabah



burası beylerbeyi sahili.

beylerbeyi’nde inip beni işyerime götürecek diğer otobüse binmeden önce sahildeki banklardan birine oturup deniz havasını solumak istedim.

fotoğrafın solunda, sağında iki iskele babası, ortada da martı mı, başka bir şey mi olduklarını bilemediğim iki kuş, karşı kıyılarda trt binası ve neresi olduğunu yine bilemediğim yeşilliklerle dolu bir bölge var. nasıl bir istanbul’luysam artık; ismini bile bilmiyorum. bir de bu derinliği olmayan bok gibi fotoğraflar çeken kamerası olan cep telefonundan bıktım, söylemek istedim.




zavallı kedi.

kandan kıpkırmızı kuyruğunun derisi soyulmuş, bir kısmı kesilmişti. muhtemelen bir önceki gece ya köpeklerin, ya başka kedilerin ya da birilerinin saldırısına uğramış. kuyruğunu bir yere kaptırmış olması da bir diğer ihtimal.

karşı kıyıları gözlerken bir an tam karşıma geçip acınası gözlerle bana bakarken fark ettim. bir şey demek istiyormuş gibi baktı uzun uzun, başına gelenler için üzgünüm ama ne yapabilirim? bakışı attım kendine ben de. yiyecek bir şeyler olsaydı yanımda verirdim ama senin için yapabileceklerimin hepsi o.

sizin familyanızla nedense yıldızımız pek barışmıyor; geçmişten gelen bir kuyruk/tırmık davası var, ondan herhalde.




ayakkabısının fotoğrafını koymayanı dövüyorlarmış. sakata gelmeyelim diye elimde de kamera varken bu geleneği yerine getirmek istedim. çekirdek kabukları, sigara izmaritleri benim eserim değil.

ve evet; takım elbise giymek zorunda olmadığım bir iş(yer)im var ve fakat sevmiyorum.

işe gitmektense bu oturduğum bankta güneş tepeme geçip kızartana, balık tutanlar, sevgililer gelip gürültüden uyandırana, sekreter kız işyerinden telefonla arayıp nerede kaldığımı sorana kadar uyumak istiyorum.

çok kişisel oldu bu da. bana ne, mekan benim değil mi?

22 Haziran 2006

prison'ı bıreak, dr.sarah'ya bak

bu prison break çok geriyor beni, öyle böyle değil hem de.

aylardır her perşembe bu hafta kaçarlar beklentisiyle ekran başına geçiyorum ama tek yapabildikleri gardiyan odasını tamir ederken çene çalmak, çimlerin üzerinde elleri ceplerinde dolaşmak vs.

eskiden diziler bu kadar yaygın değilken herşey ne de rahattı; bir alcatraz'dan kaçış, bir the shawshank redemption'da herşey tek seferde, en fazla 120 dakikada bitiyordu, şimdiyse bekle bekle nereye kadar. dizinin esas kızı dr. sarah tancredi'de olmasa çeker miydim bu kadar cefasını prison break'in emin değilim.

bu mekanın ara sıra önünden geçerken uğrayanları bilirler ve sana da aramızda kalsın şartıyla söylüyorum; bir süredir sarah ile aramızda bir şeyler var.


senden çocuğum olsun

kendisini ilk gördüğümde diğerlerinden farklı olduğunu hissetmiştim. üstelik bugün kabarık saçlı iş arkadaşıyla konuşurken "şimdiye kadar ilişkiler konusunda şansım yaver gitmedi. üstelik genelde cazip, sorunsuz kişilerle değil, derinlerde yatan duygusal sorunlarla uğraşanlar ilgimi çekiyor" anlamına gelen bir şey söyleyeyince "tamam bu iş bitti, benden sözediyor" dedim. babasından isteteceğim kızı en kısa zamanda(babası da vali bu arada, programcıya kız verir mi acaba?).

kusura bakma olm michael, başka kapıya. gerekirse bir banka da ben soyarım daha yakın olmak için sevdiceğime. yine de o kızı sana yar etmem bilesin.

20 Haziran 2006

google ziyaretçileri

voltran bir araya gel
öyle değil ya, voltran'ı oluşturalım der içlerinden biri başları belaya girince veya genelde teker teker yenemeyeceklerini anlayınca karşılarındakini. sonra önce gövdesi gelir ortaya bir yere, sonra kollar, bacaklar ve en sonunda biri de ben de kafasını oluşturacağım der, öylece voltranı oluştururlar.

ucu kahve rengi olan memeleri göster
bende olsa kendim çekip koyarım buraya bir çift resim. yoksa bilirsin olsa dükkan senin.

özgü namal erkekler için düşüncesi
neden kendisine sormuyorsun?

kadının yalnız başına otobüse binmesi
bileti alırken bayan yanı diye tembihlerse bir şey olmaz. bir de tanımadığı kimselerden yiyecek içecek ikramını kabul etmesin.

[reklamlar] bugün 20 haziran salı. 1milyon iyi günler diler. 1milyon. 1milyon *** haberiniz var mı 1milyon çıktı. bakkalınızdan, marketinizden ısrarla isteyiniz. *** müjde müjde müjde size, 1milyon’dan müjde size, zarif sağlam esnek 1milyon, rahat 1milyon, müjdeeee *** size alo 1milyon diyorum [zeki müren]*** hişt hişt gördün mü, 1milyon’u gördün mü? *** evde kırda plajda, sağlıklı ambalajda 1milyon 1milyon 1milyon haydi sen de git durma *** önce güneş hava su sonra bol gıda gelir akşama babacığım unutma 1milyon getir [reklamlar]

google sen hele bi araba bul bana
yıllardır google’la içli dışlıyım, ben bile bu kadar samimi olamadım. arkadaş google ile enseye tokat kıvamına gelmiş, tebrikler.

HERYERİ GÖRÜNEN CIPLAK KIZ
senin gibiler için araya parça sokacağım yakında, makinist hişt demen yeterli.

şu anda açık olan kız msn leri (bunun bir de 24 saat açık olan kız msn si diye olanı var)
hoş geldin genç. encarta@conversagent.com i ekleyebilirsin, 24 saat açık. nefis bir sarışın, üstelik her şeye geliyor. hadi göster gücünü. üzerinde ne var diye sormakla başlayabilirsin.

***

iyi de tüm bunların benimle, yazdıklarımla ne alakası var?

kendimden şüphelenmeye başladım, yoksa tüm bunlar arama sonuçlarının bilinçaltımdan su yüzüne çıkardıkları mı?

belki de google mühendislerinin algoritmayı değiştirmesi gerekiyor.

18 Haziran 2006

balans ve pinhani


sarı dolmuşların son durağı taksimde indiğimde balans kapılar açılış saati olan 9’u çeyrek geçiyordu ve hem biraz gecikmiş olma ihtimali hem de gidilecek mekanı bilmiyor olmanın verdiği telaşla hızlı adımlarla istiklal’e girip yürümeye başladım. önceden internetten mekanın krokisine öylece bir göz gezdirdiğimden meydandan tünel yönünde sağ tarafta kaldığını biliyordum ama sadece o kadar. bir süre yürüdükten sonra sorduğum ilk kişi bilemedi, sonraki de. son olarak birkaç gün önce bir şeyler yiyip isveç-trinidadtobago maçını izlediğim kazık mekanın güzel halka ilişkiler sorumlusuna sordum, şükür biliyordu ve tarif etti. böylece muhtemelen metin fidan’ın ediz karakterinin başına gelebilecek gibi bir sonla karşılaşmaktan; tanımadığı birilerine daha fazla adres sormaya utanıp beyoğlu sokaklarında ağlayarak allaam kayboldum demekten kurtulmuş oldum.

kapıdaki yarma abi grubun sahneye çıkmasına daha çok olduğunu söyleyince caddeye çıkıp sonradan mideme oturacak bir akşam yemeği yedikten sonra geri döndüm, sahneyi görebileceğim bir yere kuruldum. neyse ki tam karşımdaki plazma ekrandan isveç-paraguay maçı oynuyordu da can sıkıcı bir şekilde beklemekten kurtuldum. teknik gücü yüksek sarı’ları genelde faulle durdurabilen güney amerika’lılar bir süre sonra dengeyi kurunca futbol maçı tipik bir orta alan mücadelesi şeklinde geçmeye başladı. dakikalar 40’ı gösterdiğinde esas sahneye bu kez esas kişiler çıktı.

yazıldığı, söylendiği gibi şetland kazaklar yoktu üstlerinde, bildiğimiz tişört giymişlerdi. Oysa isterdim ki o şetland kazaklar bir eva morales’inki gibi simge olsun, yaz kış konsere gelenler şetland giysin, şetland’la gelmek bilet yerine geçsin falan.

grubun performansı beklendiği gibiydi; ilk ve şimdilik tek albüm olan inandığın masallar’dan tüm parçalar ve albümde olmayan birkaç parça seslendirdiler. en fazla alkışı hele bi gel’i söylerken almaları kitlenin çoğunun içinden geleni söylemekle ilgili bir sorunu olduğunu düşündürdü. dön bak dünyaya, beni al ve istanbul’da söylenirken de yine kitleden coşkulu bir şekilde eşlik edildi.

bir ara susadıklarında ön taraftakilerden birinin pet şişe suyunu alıp içmeleri, aralarda sinan’ın albümle, parçalarla, mekanın sahibiyle ilgili bazen açıklayıcı bazen geyik tadında havadan sudan konuşmaları samimiyetlerini, herhangi bir imaj kaygıları olmadığını gösterdi(olanlar için bkz: konserlerde yakası açık gömleğinden sarkıtılmış kravatı, elinde sigarasıyla nickcavecilik mi oynasak, yoksa -son albüm kapağında göründüğü üzere- gitarı bir tarafına kaçmış gibi duran yeniyetme gibi mi giyinsek/görünsek olsak diyen kırklarına merdiven dayamış bir başka balans kişisi, sözlükçülerden birinin deyimiyle çoluk çocuk popçusu)

mekanın müzikal performansı ise kulak tırmalayıcı gibi geldi. tamam belki bir gececi neşet değilim ama az çok başka canlı performanslara şahit olmuşluğum vardır. öte yandan kendini kalamış murphys'te sanan yolunu kaybetmiş clubber'ların müzikle akalasız dansına şaşırmak da benim eksikliğim miydi bilemedim, emin olamadım. dediğim gibi hiç bir zaman da bir gececi neşet olamayacağım.

salonda birkaç nereden tanıyorum acaba kişisi dışında tanıdık kimseyi göremedim, muhtemelen bloglar alemindeki gezintilerde öylesine karşılaşıp aklımın bir kenarına yazılmış olanlardı gözüme çarpanlar.

sahnede flütçü kız yoktu, gitar çalan kızın da kuzeni vardı yanında, asılamadım. bir dahaki sefere artık.

14 Haziran 2006

bi x vardı ne oldu ona?

o akşam, o günlerde alışıldık olduğu üzere yine bütün anayollar kardan kapandığı için evlerimize servisle gitmek zorundaydık. levent civarında aracımız milim milim ilerlerken içeride dönen geyikten sıkılıp yol güzergahındaki evlere, arabalara, düşmeden ilerlemeye çalışan yayalara bakıyordum.

derken iki koltuk sağımda oturan, görünüşü, davranışları, kelimeleri ve hisleri yalanlar, sahtelikler ve maskelerden ibaret olan, bu yüzden iş dışında muhatap olmaktan özenle kaçındığım eleman(nam-ı diğer kaşar kenar mahalle dilberi. bkz: dia-logs) içerideki gereksiz, sahte samimiyet ortamından da cesaret alarak nasıl göründüğünü, kendisini nasıl bulduğumu gibisinden bir şeyler sordu. emin ol takındığı maskenin, sahte gülüşünün, yapay sevgi sözcüklerinin midemi bulandırdığını söylemek isterdim kendisine ama bilirsin cemiyet içinde yaşamanın bazı kuralları vardır; her zaman içinden geçenleri söylememen gerektiği de bu kurallardan biridir.

işte tam öyle bir anda iki arada bir derede kalmışken bir süredir durmuş olan kar yağışı tekrar başladı ve "aaa, kar tekrar yağmaya başladı" diyerek konuyu değiştirmeyi başardım.

ama her zaman bu kadar şanslı olmayabilirdim.

işte de bu tür durumlarda kullanılabilecek ve çoğu zaman işe yarayan bir başka formül var:

bi x vardı ne oldu ona?

herhangi bir konuşma anında üzerine fazla geldiklerinde, bir soruya cevap vermek istemediğinde veya konunun hiç sevmediğin, tercih etmediğin yönlere doğru ilerlediğini fark ettiğinde değiştirmek için konuyu kullanman gereken cümle bu. shazam gibi, alakazam gibi.

tabi aklına gelebilecek herkesi bu geyik için kullanmak yanlış sonuç verir. bu tek bilinmeyenli formülde x yerine gelmesi gereken kişi geçmişte uzun süre gündemi işgal etmiş ve daha sonra piyasalardan, gündemden en azından bir dört, beş sene kadar uzak kalmış olmalı.

şimdi formülü işletelim.

bi ilhan irem vardı, ne oldu ona?

bu cümlenin en iyi konu değiştirme malzemesi seçilmesini telefonla sipariş alan bir elemanın müşterinin adresini hatırlamaya çalışırken "bi ilhan irem vardı ne oldu ona" diyerek konuyu değiştirmeye çalışmasını anlatan bir karikatüre borçlu ama geçen haftalarda piyasaya çıkan son albümü cennet ilahileri'nden sonra bu tür konu değiştirme geyiklerinde kullanılması pek inandırıcı olamayacak.

bi atilla atasoy vardı ne oldu ona?

kendisi 90'ların başlarına kadar trt'nin bilumum hafta içi akşam, hafta sonu şovlarında çıkmıştır. özellikle pazar günleri yayınlanan eğlence programlarının olmazsa olmaz konuğuydu. davudi sesi, kirli sakalıyla hafif batı müziği tarzında söylerdi. uzun süredir herhangi bir yerde rastlamıyorum ama bana kalırsa zamanında değeri bilinmedi, farklı bir tarzı vardı diye hatırlıyorum. bir yerlerde rastlasam da yine dinlesem. kendisi de şu an muhtemelen şişli/harbiye'de asıl mesleği olan eczacılığa devam etmekte. ilhan irem'den boşalan tahta önerilebilecek ilk isimdir.

bi burak kut vardı ne oldu ona?

90'ların ortalarında piyasaya düşen bu bebek yüzlü şarkıcının benimle oynama, yaşandı bitti saygısızca gibi sabun köpüğü etkisinde şarkıları vardır. kendi plak şirketinden çıkarttığı 3. albümü yerlerde sürününce inzivaya çekilmiştir. bir kaç kere cuma geceyarısından sonra yayınlanan talk show'larda görüldüğü rivayet edilmektedir.

bi yonca evcimik vardı ne oldu ona?

90'ların başlarında piyasaya çıkmış, çocuklara yönelik pop müziğin ilk temsilcilerinden biriydi. abone şarkısıyla klip furyasını başlattığını hayal meyal hatırlıyorum. şarkının klibinde dans eder, şarkı söyler ve klibin başında veya sonunda isminin yanında dansçı yazardı. sonra bir kaç kere dizilerde oynadı galiba. ama bi x vardı ne oldu geyiği için pek cazip bir seçenek olduğu söylenemez.

önerisi olan varsa alabiliriz tabi. mutabık olalım ve ihtiyaç duyduğumuzda kullanalım.

[öneriler]

süleyman: bi bryan adams vardı, ne oldu ona?

üç kankalar: birkaç izel çelik ercan vardı, ne oldu onlara?

ece: bi ayşegül aldinç vardı, ne oldu ona?

ece: bi suat suna vardı, ne oldu ona?

anyone: bi yasuşi akaşi vardı, ne oldu ona?

ercan kanka: bi gaye topbaş, bi 007 kaan, bi bbg hülya, bi 05 edi vardı, ne oldu onlara?

sera: bi tayfun vardı, başını emme basma tulumba gibi sallayan, ne oldu ona?

erdem: bi ali rıza binboğa, bi necefli maşrapa, bi hasan mutlucan vardı, ne oldu onlara?

anyone: bi bir kaç iyi adam, bi çıtır kızlar vardı; yoncimik ablalarının destek verdiği, özledik, ne oldu onlara da?

olga: bi sağduyu vardı, ne oldu ona?

***

cezmi ersöz notu: yarın pinhani için balans'ta olacağım. sahneye yakın bir yerde tek başına, kendi halinde elinde sütlü nescafesiyle flütçü kıza asılan birini görürseniz işte o benim. bu arada aaaa, sen xxx'sin, melabaa deyip imzalı foto istememi de bir hayranınız olarak yadırgamazsınız sevgili profilinde/postlarında fotosu olan bloggerlar. bense hep böyle kaçak güreşiyorum, hem zaten fotojenik de değilim.

12 Haziran 2006

high fidelity


eski hikayelerle, diyarbekir'li sokak delikanlıları qırıx'ların(kırığ diye okuyunuz) deyimiyle eski dawalarla ilgili artık hiçbir şey hissetmediğimi fark ettim. bu yüzden yanımda daha fazla taşımak istemiyorum.

bu iyi bir aşama galiba.

yine de hayatımdan tamamen silip atmadan önce altın heykelciği almak için sahneye davet edilen oyuncu/ışıkçı vs. sinemacıların yaptığı gibi hayatımın son dönemlerine katkısı olanlara teşekkür etmek istiyorum buradan:

sevgili sheridan. onca güvene, telkine rağmen beni aldattığın ve bu yüzden insanları değiştirmeye çalışmaktan vazgeçmemi sağladığın için teşekkürler. artık kısa süreli bir gözlem ve sonra izmir marşıyla hayatta başarılar dilekleriyle “başka kapıya güzelim”.

sen ishtar. profilo'da yemek yediğimiz gece yüzündeki sivilcelerin sebebi nedir diye sorduğumda, sevgisizlikten demiştin. aslında ihtiyaç duyduğun şeyin sevgi değil de yatağa atacak bir erkek olduğunu zamanında anlamadığım için özür diliyorum ama dünya taşra'dan yeni gelmiş 20’li yaşlarda saf belki de aptal bir delikanlı için biraz fazla idealist. eşekliğime ver diyor ve soruyorum: hayat bir daha ne zaman karşıma tek derdi magnum(bkz: ekşi sözlükte magnum) olan genç ve güzel bir hostes çıkaracak?

fancy; aldatılmış, terkedilmiş, hayal kırıklığına uğramış yaralı kadınlardan en azından yaraları kapanana kadar uzak durmak gerektiğini öğrettiğin için teşekkürler. hiçbir şey söylemeden çekip gitmeni de seninle ilgili kararsızlığıma borçluyum galiba. bu da senden öğrendiğim ikinci kuraldı; kendisiyle ilgili şüphelerin varsa bile bunları bir kadına asla fark ettirmemeye çalış. aksi halde pufffffff. ve bazen birini unutmak için ondan nefret etmen gerekir. bilmeni istediğim şu ki unutmak için senden nefret etmiştim.

çok şey öğrenemedim belki senden emma ama uzaktan bile olsa seni sevmek güzeldi ve artık -hayallerimde bile olsa- yollarımız burada ayrılıyor.

ve son olarak eski arkadaşlardan kırpıp kırpıp sevgili yapılmadığını öğrettiğin için de kocaman bir alkış sana daisy.

ve ceketimin düğmelerini ilikleyip hafif bir şekilde öne doğru eğilerek:

teşekkürler, teşekkürler. çekilebilirsiniz artık. ne çok şey öğrenmişim sizlerden. alkışlar hepinize. on puan, on puan.


***

sahne 2: telefon kulübesinden içeri giren şapşal don quijote, on saniye sonra janjanlı don juan olarak dışarı çıkar. üzerinde içinde yakaları üstten birkaç düğme açık beyaz bir gömlek olan siyah bir smokin vardır. sahte gülümsemesini ukala, tepeden bakışlarla birleştirip konuşmak için ağzını açtığında bembeyaz dişlerinin arasından şu kelimeler dökülür:

bir süre paris hilton hafifliğinde kadınlara inanacak, onlarla takılacağım. sonra mı? eylül gelsin bakalım.

02 Haziran 2006

confessions of dangerous mind

hiçbir kıza sırf memeleri var diye aşık olmadım vol-1(gönül adamı).

pantolonunun arka cebinde, tuttuğu takımın renginde plastikten adi bir tarak taşıyan, teneffüslerde, molalarda aynanın karşısına geçip saçını tarayan biri olamadım gençliğimde, ona yanarım.

tanımadığım birilerini isimlerine göre değerlendirdiğimi farkettim. uzun süre mercan dede'nin yaşlı-başlı, aksakallı bir dede olduğunu düşünmüştüm. ayrıca eda, nil, tuba, özge, esra gibi ismi olan tanımadığım birilerinden e-posta alınca heyecanlanıyor, aynı e-posta'yı şükriye, saliha gönderince bir yanlışlık olmalı diyorum. böyle de şekilci biriyim işte.

şu kola reklamında patronundan önce işten çıkan adam; işte o benim.

hayatı ve kendini kokoloji, siz kullanma klavuzunuz, kendini gerçekleştirmenin 2002 yolu gibi kitaplardan öğrenmeye çalışanların moron olduğunu düşünüyorum. bir de mutluluğu kitaplarda arayanlar var. onlara bir şey demiyorum şimdilik.

ıssız bir adaya düşersem yanıma alacağım 3 şey, ölmeden önce yapmak istediğim 100 şey, karma listem gibi listelerim yok henüz. hazırladıktan sonra panoya asıp her gün kontrol edeceğim.

başak tümer hala ortaya çıkmadı. lahmacunda pul biber yerine kiremit tozu kullananların peşindeki ucuz kahraman araştırmacı gazetecilerden bu konuya da el atmalarını rica ediyorum. öyle biri yoksa yok desinler, boşuna beklentiye girmeyelim.

hiçbir kıza sırf memeleri var diye aşık olmadım vol-2(yaz geldi bahanesiyle gelmeyin üstüme dekolteyle, degajeyle).

not: şu ilk maddenin cezmi ersöz versiyonunu yazmıştım; bir kaç paragraflık uzun bir yazı. hatta ahmet telli'nin bir şiirinden bir bölüm de koymuştum. sonra ne gerek var kasmaya dedim, tek cümle anlatıyor zaten herşeyi anlayana, kimseyi germeye gerek yok;)