27 Temmuz 2006

bir istanbul masalı

o ana kadar sadece tek tük haber bültenlerinde ve eski yeşilçam filmlerinde gördüğümüz istanbul'a, sokaklarında dolaşırken adım başı, yanağında beni, başında şapkasıyla belgindorukvari küçük hanımlarla, kalem bıyıklarıyla ayhanışıkvari istanbul beyefendileriyle karşılaşacağımızı sanarak gelmiştik yıllar önce.



o yüzden istanbul'lu olduğumuz ilk zamanlarda boyalı ayakkabılarımızla yürüyüşümüze dikkat eder, ütülü kumaş pantolon üstüne uydurulmuş dandik ceketimizin önünü ilikleyip ve elbette elimiz cebimizde dolaşırdık sokaklarında.

filmlerdeki gibi olmadığını anlamak için de, kendimizi yeni yüzünü gördüğümüz istanbul'a uyarlamak için de çok fazla zaman geçmesi gerekmedi.

artık okulu kırıp her seferinde -mutlaka- van damme'ın bacaklarını 180 derece açtığı, bambu ağaçlarını dövdüğü filmini de izlediğimiz 3 film birden oynatan lale sinemasına, at yarışı izleyip oynadığımız hipodroma veya mevsimlerden yaz ise barajyolu'na gitmekte olan haylaz, umarsız çukurovalı yeniyetmelik çağımıza geri dönmüştük.



ta ki soğuk bir kış sabahı kadıköy'de hastalıktan kırılan ve çeşme gibi akan kızarmış burnun temizlendiği kağıt mendil öylesine yere atılınca bir zamanların belgin doruk'larından olduğunu sandığımız bir hanım teyzemizin "evladım niye atıyorsun yere, pek de efendi birine benziyorsun" dediği ana kadar.

abartmış, utanmış, elimizde kullanılmış sümüklü kağıt mendil, boş pet şişe veya mısır koçanı, atacak çöp tenekesi bulana kadar aramak gerektiğini öğrenmiştik.

ve daha sonra daha başka şeyleri de.



ekmek kavgasıyla birlikte günleri üstüste koyup yaşananları anı olarak biriktirmeye devam ettik. bugün artık her semtinin her köşebaşından, sokağından yaşanmışlıklar var yanıbaşımızda.



aradan yıllar geçti. bir gün farkettik ki istanbul bizi değiştirmiş, belki de önce kaybedip sonra kendimizi buldurmuştu. bu şehri neden bu kadar sevdiğimizi sorup dururduk kendimize; belki de bu yüzden seviyorduk.

21 Temmuz 2006

cinema paradiso



unutulmaz film replikleri için cinema paradiso yayında.

20 Temmuz 2006

is zionism worse than nazism?


is zionism worse than nazism? is zionism worse than nazism? is zionism worse than nazism? is zionism worse than nazism? is zionism worse than nazism? is zionism worse than nazism? is zionism worse than nazism? is zionism worse than nazism? is zionism worse than nazism? is zionism worse than nazism?

??????????????????????????????????

böyle bir kaç foto koyarak, bir kaç soru sorarak vicdanımızı mı rahatlatıyoruz ne?

izliyor, okuyor, bize gelen mailleri -üzülerek?- mail listemizdekilere fwd yapıyoruz. herşey sanal sanal olup bitiyor. tüm bu yaşananlar da bilgisayarımızı, televizyonumuzu kapattığımızda bitecek birer oyun zaten.

bu yeterli, rahat uyuyabiliriz artık değil mi?

18 Temmuz 2006

bilog bulog

ışıklar, ses, kamera veeeeee motor:



halktan kazandığını(bir ara google adsense hesabım vardı, onda da iki ayda 90 sent birikmişti, o kadar kazandım halktan vallahi) yine halkıyla paylaşmayı düstur edinmiş ben anyone, blog olayına yeni bir boyut kazandırıyor ve aşağıda soruları verilmiş replik ağırlıklı sinema yarışmasından alnının akı ile çıkan -ister blogger olsun, ister olmasın- bir kişiye tercihine göre kitap veya dvd veriyorum. böylece promosyon veren ilk blogger olarak tarihe kaydımın düşülmesini istiyorum.

tek yapman gereken aşağıdaki 6 sorunun cevabını 31 temmuz gecesi 23:59'a kadar bu adrese göndermek.

şimdilik en fazla bir yeşillik(yeşillik dediysek marul, maydanoz değil) tutarı kadar kitap, cd veya dvd bütçesi ayırdığım için aşağıdaki ödüllerden biriyle idare etmen gerekiyor. istanbul içindeysen -büyükçekmece veya tuzla’da oturmuyorsan tabi- elden veya istersen kargocu arkadaşlardan, istanbul ve/veya ülke dışındaysan da ödülü yine kargocu arkadaşlardan alacaksın(umarım güney kutbundan katılan olmaz).

çok çok gerekliyse, çok istediğin başka bir kitap, cd, dvd varsa bütçeyi çok fazla aşmamak şartıyla ödül listesinde değişiklik yapabilirim. doğru yanıtlar ve kazanan 1 ağustos’ta yine bu posttan açıklanacak, açıklandıktan sonra en geç bir hafta içinde teslimat yapılacaktır.

her katılımcı sadece bir kez mail gönderebilir ve ilk gönderdiği maildeki cevaplar geçerlidir. sonuçlar açıklanana kadar içinde yanıtların olduğu yorumlara izin verilmeyecek.

ödül listesi

high fidelity’nin yazarı nick hornby’den iki kitap(düşerken ve melekle sohbet) birden

veya when harry met sally[dvd veya cd]

veya million dolar baby[dvd veya cd]

veya mystic river[dvd veya cd]

sorular

1. yıllar yıllar önce izlediğim, müziğini ennio morriconne'nin yaptığı bir spagetti western'in sadece aşağıda anlattığım sahnesini hatırlıyorum. bu komedi-kovboy türündeki filmin ismi nedir? - 30 puan

filmin ana karakterlerinden biri mola verdiği salaş bir lokantada tabağındaki yemeği en küçük kırıntısına kadar siler süpürür(yiyerek tabi) ve çıkarken tabağını tezgaha bırakırken şöyle der: "tabağı yıkamanıza gerek kalmadı, iyice temizledim"

2. bu soundtrack'i hemen hatırlayacaksın sanırım - 17 puan

3. bu repliğin geçtiği film - 20 puan

üç haftadır falan mı birliktesiniz?

bir ay. nasıl bildin?

birini havaalanına götürüyorsan bu ilişkinin başlarıdır. bu yüzden ben bunu başlarda hiç yapmam.

neden?

çünkü sonunda işler değişir ve havaalanına götürmezsin. asla bana şöyle denmesini istemem; “neden artık beni hiç hava alanına götürmüyorsun”

4. bu repliğin geçtiği film - 10 puan

kolay bir gün değil. her ayrıntıyı hatırlıyorum. almanların hepsi gri giymişti. sen mavi.

evet o elbiseyi artık giymiyorum. almanlar çekildiğinde yeniden giyeceğim.

5. bu repliğin geçtiği film - 5 puan

hayatının geri kalanını başka biri ile geçirmek istediğini fark ettiğinde, hayatının geri kalanının bir an önce başlamasını istersin.

6. bu repliklerin geçtiği 6 film - 6 x 3 = 18 puan

a) ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım.

b) annem bir erkeğin en iyi dostu annesidir der.

c) say "hello" to my little friend!

d) play it, sam. play as time goes by.

e) you talking to me?

f) ölü insanlar görüyorum.


***
[güncelleme - 1 temmuz]
mr. anyone ilk kişisel sinema konulu yarışmanın galibinin tirtfahrettin olduğunu bildirmekten memnuniyet duyar.

yarışma ile ilgili ayrıntılı bilgiler(cevaplar, katılımcılar vs.) ve ödül seramonisi önümüzdeki günlerde ayrı bir post halinde açıklanacak.

16 Temmuz 2006

office fantasy



justine theresa'nın bu ve akabinde cornelius bey'in bu yakarışlarından sonra ben de cinnet anında işlenmiş cinayet süsü verilmiş co-worker 'ları birer birer speaker kablosuyla boğmak şeklindeki ofis fantezimi itiraf ediyorum.

götünden şarkı söyleyenlerin başarılı temsilcilerini zorla sevdirmeye, benimsetmeye çalışan co-worker'larım var.

artık açık ofis ortamında kendimi izole etmenin tek yolu olan ses kartına takılı kulaklığım da kar etmiyor bazen dinlediğim müziğin sesini sonuna kadar açıp geçici sağırlık tehlikesi yaşamama rağmen ve her seferinde kulağımda kulaklıkla dj bozuntusuna doğru sol yumruğumun baş ve işaret parmaklarını birleştirip yukarıdan aşağıya doğru indirerek rica etsem sesi kısabilir misiniz? anlamına gelebilecek hareketi de yapmaktan bıktım.

tüm co-worker alemi dansöz olmuş, festival gibi olmuş üstüme üstüme geliyor, kaçacak yer bulamıyorum. hele gülben kişisi ha ha ha ha ha dediği şarkısını söylerken, cornelius bey'in demet akalın dinlemek zorunda kalırkenki hislerini mükemmel kelimelerle ifade ettiği gibi hissediyor("adeta uranyumlu kekin üzerine sos olarak siyanür dökmüşlerde hızlı hızlı onu yiyormuş gibi bir hisse kapılıyorum"), şarkı bittikten sonra kendime gelebilmek için lavaboya gidip başımı bir süre soğuk suyun altında tutmam gerekiyor.

şimdi bir cinnnet anında speaker kablosuyla bir ikisini boğarsam nefsi müdafaa'ya girer mi merak ediyorum. hani nefsime kastediyorlar ya.

neyse, bu yazı biterken ennio morricone'nin müziğiyle joan baez'in sacco and vanzetti'si çalıyordu.

15 Temmuz 2006

the meaning of life

lanet hastalık nedeniyle erken saate eve gidip televizyonun karşısına kurulduğum gün sırasıyla gilmore girls(ilk kez izledim, tarzım değil, sarmadı), tüm zamanların en düşmüş loser'ı al bundy'nin married with children'ı, simpsons'ı, 24 saat aralıksız izleyebileceğim mullet hair style'lı jerry'li seinfeld'ı ve son olarak gandolfini'nin the sopranos'unu izledim.

hasta yatağımda oflayıp puflayıp eziyet çekip bir yandan da the sopranos'u izlerken; tony soprano'nun oğlu anthony jr. önüne gelene aslında tanrı'nın olmadığını söyleyip, hayatın anlamını sorup duruyordu ki iki gecedir uyutmayan acılarla kıvranan, on dakikada bir tuvalete çıkmak zorunda kalan, yutkunmakta bile zorlanan ben o an televizyon ekranından içeriye doğru kolumu uzatıp ufaklığı boynundan tutarak havaya kaldırarak; "bak ufaklık bireysel açıdan bakarsan hayatın anlamı acı çekmeden yiyebilmek, içebilmek, sıçabilmek, başını yastığa koyar koymaz uyuyabilmektir. bak bu kadar basittir işte, rahat mı batıyor sana nedir?" demek istedim.

sevmeyi, sevilmeyi, varoluş kaygılarını vs. bir yana bırak tek mesele yeryüzündeki herkesin bu basitlikte bir yaşam standardına sahip olup olmamasıdır belki de.

adaletsizliğin, savaşın ve acıların olduğu her yerdeki insanlara sadece bu kadar basit bir yaşam standardı sunabilmektir belki de hayata anlam katabilecek şey.

evet belki de bu kadar basitti hayatın anlamı.

14 Temmuz 2006

so sick



iki gündür içimde fırtınalar kopuyor, hani kelebekler dolaşıyor desem yeridir ve üstelik dünden beri -abartıyorum- bir kilo tuz, bir hayli de enerji kaybetmiş olmalıyım. öyle ki merdivenleri çıkarken, hatta demin bilgisayarı açmak için kullanıcı adı, parolayı yazdıktan sonra enter tuşuna basarken bile zorlandım.

bak hemen aklına başka şeyler gelmesin.

iki gece önce sabaha kadar uyutmayan karın ağrısını yediğim/içtiğim birşeylere bağlamış ama dün gece yine sabaha kadar uyutmayan bu kez sol kol kaslarına bulaşan ağrıdan dolayı üşüttüğüme kanaat getirmiştim.

saçma gelebilir ama içimde mide bölgesinden kol bölgesine oradan da kimbilir nerelere gidebileceğinden endişe ettiğim bir soğuk hava kütlesi olduğuna inanıyorum.

tabi -henüz tam olarak geçmese bile- başıma gelen bu felaketten bir şeyler öğrendim.

dr. google'ın tavsiyesi üzerine hazırladığım tuz/şeker/karbonat/su karışımının hayatım boyunca içtiğim ve içeceğim en iğğğreeenççççç(vurguyu artırmak için daha ne yapabilirim) karışım olduğuna yemin edebilirim. ama daha sonra muhtelif aralıklarla denediğim yoğurt, elma, maden sodası, tavuk suyu çorbası, pilav, tuzlu ayran iyi geldi.

neyse ki şimdilik sadece kol kaslarımdaki ağrı canımı sıkan. onun da bugün vücudumu terketmesini umuyorum. bunca terslik, aksilik üstüne bu hastalık halleri hiç iyi gelmedi. iki gecedir uykusuz kalan bedbaht, acıların blogger'ı olan benim(fonda eski bir küçük emrah şarkısı), kiminin duasına, kiminin geçmiş olsun dileklerine ihtiyacım var.

belki de ihtiyacım olan tek şeyin beyaz önlüklü bir doktor olduğunu söyleyeceksin ama o doktor sarah tancredi değilse sırf üşüttüm diye gitmem, gidemem.

ve son olarak daha dönmedim, bu sayılmaz. hani azey arada mektup yaz demişti, ondan.

grşrz sonra ben iyi olursam inş.

10 Temmuz 2006

02 Temmuz 2006

star wars: return of the zizou

televizyonumuz olmadığı için maçların bir kısmını mahalle kahvesinin penceresinin önünde, maradona’nın biri tanrı’nın eliydi dediği ve bir diğerini orta sahadan 7 ingiliz futbolcuyu çalımlayarak attığı gollerini tarihe ve istatistiklere yazdığı 2-1’lik arjantin-ingiltere maçını ve arjantin’in almanya’yı 3-2 yenerek kupayı kaldırdığı final maçını da 9 yaşında bir çocuk olarak komşulardan birinin evinde izlediğim mexico 86’dan beri izlediğim tüm turnuvalar'dan kalan hatıralar bu turnuvada tekrar suyüzüne çıktı.

salvatore schilacci’nin gol kralı, o zamanki adıyla batı almanya’nın şampiyon olduğu italya 90, yankilerin memleketinde yapılan ve finalde penaltı kaçıran roberto baggio’nun italya’yı kupadan ettiği, brezilya’nın şampiyon olduğu, omam bıyık’lı, bebeto’lu, martin dahlin’li, gol krallığını paylaşan oleg salenko’lu ve bulgar hristo stoitchkov’lu america 94 ve yakın bir geçmişte zidane’ın evsahibine kupayı kazandırdığı fransa 98 ve dört sene önceki ronaldo’nun iki golüyle finalde almanya’yı 2-0 yenerek kupayı brezilya’nın kaldırdığı ilhan mansız’ıyla, ümit davala’nın iğrenç saç stiliyle türkiye’nin de katıldığı güney kore/Japonya 2002

almanya 2006’ya gelince:

kabul etmek gerekir ki avrupadaki karşılaşmalar güney amerikalılar için, güney amerikadakiler de avrupalılar için deplasman gibi. yoksa avrupalılar’ın bu turnuvada coşmalarını neye bağlamak gerekir?

grup maçlarında hayal kırıklığı yaratan polonya, çek cumhuriyeti, hırvatistan ve elbette fransa’ya karşılık sürpriz yapan takımlar da ekvador, gana ve avustralya oldu. kenneth andersson’u, martin dahlin’i olmayan bir isveç’in kupanın hayalkırıklıklarından zlatan ibrahimoviç'le ne kadar zorlandığını gördük.

ingiliz'lerin turnuvada çok yukarılara gidemeyeceği belliydi ama frank lampard ve steven gerrard’ın beklenmedik bir şekilde penaltı kaçırarak portekiz'e elenmesi sürpriz oldu. 2002’de brezilya’yı şampiyon yaptıktan sonra ülkesindeki avrupa şampiyonasında finalde yunanistan'a kaybeden portekiz’in patronu scolari bu turnuva da hem kendinin hem portekiz’in sınırlarını zorluyor. bir fenerbahçeli olarak yeni sezonda takımın başında kimi görmek istediğimizden artık eminiz sanırım; 4 sene önceki kupada "scolari, gruptan çıkar bizi" diyenlerle aynı tempoda "scolari, şampiyon yap bizi" demek istiyoruz.

kıran kırana dengede geçen bir maçın usta bir hakem yardımıyla nasıl kazanılabileceğini almanya-arjantin maçında gördük. slovak hakem lubos michel'in evsahibinin olmadığı bir turnuvanın ne denli zevksiz geçebileceğini düşünen yukarıdaki birilerinden talimat aldığını düşündüren taraflı yönetimi sonunda almanlar önce beraberliği yakalayarak uzatmalara taşıdı ki zaten amaç da buydu. penaltı atışı sırasında buzdolabından yeni çıkmış biralar gibi soğuk duran almanların kaybedeceğini kim düşünür ki?

mor menekşeler’in ve çizme’nin hakan şükür’ü(elbette torino'nun şabanı'ndan daha iyi) luca toni’li italyan milli takımı ise gelebileceği son noktaya geldi, almanlara gücü yetmeyecektir. yarı finalin bir diğer maçında ise christiano ronaldo’lu portekiz’in iyi bir moral ve form yakalayan zidane’lı fransa'ya diş geçirmesi mümkün gibi görünmüyor. belki de portekiz’in tek kazancı 4 yıl sonra güney afrika’da düzenlenecek sonraki dünya kupasına dişlek ronaldinho, kızgın boğa rooney, çıtkırıldım lionel messi ile damgasını vurabilecek sulugöz christiano ronaldo’yu kazanmış olması olacak. küçük ronaldo'nun o zamana kadar oyunda çıkmak zorunda kalınca ağlamayacak kadar büyümüş olmasını umuyoruz.

zidane böyle istedi

güney kore ve isviçre’yi yenemeyen fransa’nın kupanın mutlak favorisi görülen brezilya’yı safdışı bırakmasının iki sebebi vardı belki; mutlak favori gösterilmeleri nedeniyle özgüvenleri havalarda uçuşan, bu yüzden yürüyerek bile kazanabileceklerini düşünen ronaldinho ve arkadaşları ve elbette oyunu ve turnuvanın bundan sonraki aşamasını tek kişilik bir şova dönüştürmeye hazırlanan zinedine zidane’ın futbolu.

öyle ki adı şimdiden almanya-fransa olarak konulan finalde grup maçlarından sonra oynadığı futbolla yeniden doğan zidane’ın tek başına klinsman ve öğrencilerini dövüp dövemeyeceği bile şimdiden tartışılmaya başlandı. ama özgüvenini yeniden kazanan bir zidane’ın bile kendi saha ve seyircisi önünde oynayacak almanlar’dan kupayı kapması zor görünüyor.

mehmet demirkol’un dediği gibi: her şeyi bir kenara bıraksak bile bu başlı başına bir senaryo, bir roman ve oskarlık bir film gibi. artık futboldan zevk almıyorsanız bile bununla büyük heyecanlar yaşayabilirsiniz.

öyleyse kalan son üç maç için ekran başına.