25 Şubat 2006

saklambaç

sevgili indis sobelemiş beni. böylece bu oyuna ben de dahil oluyorum

yaptığım 4 iş
bilgisayar programcısı
uzaktan öğrenci
kadınları anlamaya çalışmak
günlük yazmak/okumak

defalarca izleyebileceğim 4 film
when harry met sally
scent of a woman
hable con ella
city of angels

yaşadığım 4 yer
istanbul
kadıköy sokakları
şişli
çamlıca

izlediğim 4 tv programı
fb'nin annemizin ligindeki ve cl'deki maçları
cl'de günün maçı
my name is earl
the oc(marisa için. adi ryan, bir daha öpme o kızı)

tatil için gittiğim 4 yer
kadıköy sokakları
ağva
orada bir köy var uzakta, gitmesem de, kalmasam da
yatak

en sevdiğim 4 yemek
geniş bir tabakta mantı. sos ve yoğurt bol ve ayrıca sarmısaksız olmalı(bkz. mayk cafe şişli şubesi) yanında kola iyi gider

yine mayk cafe'de yenecek nar ekşili soslu, zeytinyağlı ton balıklı salata. içecek olarak taze sıkılmış portakal suyu

kadıköy'de mephisto'nun sokağında hemen mephisto'nun yukarısındaki express inegöl köfte'de tek tabakta bir şiş kuzu, bir şiş tavuk. tabağın kenarında hafifçe kızarmış patates kızartması, yanında acı sos, soğansız piyaz. piyaz'a limon yerine sirke ve yağ ve içecek olarak ayran istiyorum

beşiktaş / kadıköy vapurunda kapının hemen yanında durup kapılar açılınca hızla üst kattaki büfenin çevresindeki sandalyelerden birini kaparak söylenen çift kaşarlı tost ve ince belli bardakta tavşan kanı çay ikilisi

hemen şimdi olmak istediğim 4 yer
kadıköy sokakları
ağva'da yeşillikler içinde kaybolmuş denizi gören bir pansiyon
ankara istanbul seferini yapan başkent expresinde. vakit geceyarısını geçeli iki saat olmuş, yarı uykulu bir halde cuf cuf sesleri arasında seyahat ederken
ıssız bir ada

sobelemeye çalışacağım 4 kişi:
eğer kabul ederlerse

burcu
kelebeğin pulları
gaia

ve benimle oynamak isteyip istemeyeceklerini bilmediğim için sobeleyemediğim, sobe'ye 4. olmak isteyenler

iletişim çağı kişileri: online / offline



iletişim çağının insanlarını birbiriyle iletiştiren araçları her şeyi yapıyor ya, dokunmak, görmek, duymak, koklamak dışında, bu yüzden artık hiçbirimizin iletişim kurmak için farklı yöntemler kullanmasına gerek yok. dokunmak, görmek, duymak, koklamak dahil.

artık gerçek arkadaşlarım benim için çok sanal olmaya başladı. kimseyi online görmek istemiyorum, elimi uzatsam dokunabileceğim mesafede olsunlar lütfen.

karikatürün orjinal kaynağı burasıydı.
bu trajediyi anlatan bir diğer karikatür de ilk kez sebnem'in bu yazısında gördüğüm atilla atalay'ın yalnızlık aletleri kitabının arka kapağındaki bu karikatürdü.

22 Şubat 2006

taksim / kadıköy

kill bill party

akmar pasajı'nda dolaşırken gördüm bu ilanı.
ilanda, 3 Mart Cuma akşamı düzenlenecek Kill Bill Party'de -yanlış hatırlamıyorsam- 25 ytl olan giriş ücreti, film köstümlerinden/aksesuarlarından biriyle gelenler için %50, gelinlik giyerek gelenler için %100 indirimli diye yazıyor.
loş ışıklı, dumanaltı, kalabalık/gürültülü/yüksek volümlü mekanları sevmeyen biri olarak büyük ihtimalle gitmeyeceğim ama gitseydim planlarımdan biri de çıkışta, gelinlik giymiş eli yüzü düzgün birini kolundan tutup "madem giymişsin gelinliğini, boşa gitmesin" diyerek doğruca kadıköy evlendirme dairesine götürmek olacaktı.
gitmek isteyen olursa bir dahaki ziyaretimde ayrıntılı bilgileri alıp yazacağım.
(25/02/06 ekleme) etkinlik ile ilgili ayrıntılı bilgiler için buraya tıklayabilirsin.

mr. rodi

kelimelerimin arasında diğer blog yazarlarına göndermelerde bulunmak yapmaktan hoşlandığım bir şey. geçen gün kelebeginpulları' nın bu yazısında kadıköy balıkçılar çarşısının tüylü maskotu mr. rodi'nin resmini bir dahaki sefere çekeceğini yazdığını okumuştum. bir kaç gün sonra e.t den çıkıp altıyol'a doğru giderken aniden karşıma çıkınca fotoğrafını çektim, buraya koymak için ama az önce bu yazısında benden önce davrandığını gördüm. üstelik fotolarının çözünürlükleri de benim külüstürün çektikleriyle kıyaslanamayacak kadar yüksek. yine de boşa gitmesin diye buraya yapıştırıyorum mr. rodi'yi bir kez daha göresin diye.

ipne kovboylar

bugünkü radikal gazetesinin bu haberinde okudum.
yüzüklerin efendisi'nin korsan cd'sinde filmin konusunu "yüzük peşinde koşan bir kaç denyonun hikayesi" diye yazarak korsan piyasaya sunan esprili girişimci yurdum insanının bu son girişimi de ayrı bir alkışı hakediyor.


sihirli annem'deki sihirli küre

bu da bir önceki gece taksim istiklal seferinden.
komik olmadığını biliyorum, sihirli annem dizisini de izlemiş değilim bu yüzden sihirli kürenin ne işe yaradığını da bilmiyorum, belki bilmek isteyen vardır diye düşündüm. sihirli küre'den edinmek isteyenler için tarif: tünele doğru ilerlerken, aznavur pasajıyla aynı hizada, aznavur'un biraz aşağısında.


yüzlerce satırlık program kodlarının arasına gömüldüğüm bu günlerde yazmak istediğim onlarca yazı olmasına rağmen eve vardığımda yorgunluğun engelleyemediği bir kaç hayati şeyi yapabiliyorum sadece: yemekten sonra biraz tv izleyerek uyumak, uyumak, uyumak. bu yüzden düşük çözünürlüklü fotoğraf çeken cep telefonumla çektiğim bir kaç resmin altına bir kaç cümlelik yorumlar yazmak daha kolayıma geldi.

19 Şubat 2006

yaprak dökümü

yaklaşık bir ay önce beş kardeşler'den gelen mektupta her şey yolunda gibi görünüyordu.

Çankaya, Filiz ve Dulcinea diğer ikisine, Google ve İstanbul'a göre biraz daha bodur görünüyordu. Hatta neval yorumunda bu ikisinden atak beklediğini yazmıştı.

gün geçtikçe semiz 3'lü ile bodur 2'li arasındaki boy farkı artmaya devam etti ve en sonunda bu kahverengi küçük saksıda bu ikisi için işlerin yolunda gitmediğini anladım.



ne olduğunu anlamak için ikisine dokunduğumda yuvalarından çıkacak gibi oldular, sanki onları toprağa bağlayan bir şey yokmuş gibi.

başka bir seçenek olmadığını anladığımda da bunu yapmak zorunda kaldım.




bir yandan da dört gözle güzel haberler bekleyen lale dostları'na bu kötü haberi nasıl ileteceğimi düşünmeye başladım.


iki kayba rağmen hayat devam etmeliydi(soldan sağa: Dulcinea, Filiz ve Çankaya)

bu kadarla kalmadı, sonraki hafta boyunca Dulcinea uzadıkça uzadı, onun için her şey yolunda görünüyordu fakat Filiz ve Çankaya önce durgunlaştı, sonra süzüldü ve yemyeşil gövdelerini sarartarak bizden bu kadar dediler.



bir kez daha yapmam gerekeni yaptım. artık sadece Dulcinea vardı.

ne yazık ki diğer kardeşlerine musallat olan her ne ise, Dulcinea’da ondan nasibini aldı ve kan kırmızı rengini gösterip yapraklarını açar açmaz aynı hızla solmaya başladı.

durum ümitsiz görünüyor, yapraklarından birini döktü, rengi gittikçe koyulaşıyor, birkaç güne kalmaz onunla ilgili son haberi de vereceğim.

onlara ne olduğunu gerçekten bilmiyorum.

iki günde bir sulamaktan daha fazlasını yaptım, ama ya işyerindeki havadan, ya sevgisiz, samimiyetsiz bakışlardan –bakışlardan etkilendikleri seni güldürmesin. sence Dulcinea’nın diğerlerinden farklı görünmesinin sebebi ne olabilirdi?-, ya da bilemediğim başka bir nedenden zamanlarından önce solup gittiler.

sebep ne olursa olsun bu işi beceremedim, çok üzgünüm.

umutlar başka bahara.

10 Şubat 2006

-mal- varlığımı açıklıyorum

P4 bilgisayar
düşük çözünürlükte fotoğraf çeken cep telefonu
bir kaç tane DVD, 150'ye yakın divx(dvd bile değil)
E.C.'nin bir kaç şiir kitabı
elbise dolabında bir kaç parça elbise
akbil
Ben Ruhi Bey Nasılım'a bir öğrenci bileti

böylece sağda solda benim için dolaşan "blogger'da yazmaya başladıktan sonra servetine servet katmış" söylentilerine son noktayı koymayı umut ediyorum.

Baykal, RTE ve bendeniz'in beyanlarından sonra özellikle Nişantaşı cafelerinde artık sıranın Pam'e geldiğine dair söylentiler de dolaşmaya başlamış.

bu söylentileri çıkaranları kınıyorum. zaten kendisi de her fırsatta açıkça beyan etmekten kaçınmıyor ama açıklayacak bir şey yok: her şey ortada.


resimde Pam yine mal beyanında bulunurken